Sihirli Yazılar
-

7/9/2009 · Kategori: EGE'DE ILGINC OLAYLAR

Ege'de yaşanmış ilginç olaylar --- 4. bölüm ---

Şeref Üsküp'ten edindiğim bilgilere dayanarak, Ege'de yaşanmış ilginç olayları nakletmeyi sürdürüyorum. Ege Bölgesi, İzmir ve efelik kültürü hakkında geniş bilgi arayanlar, bunları kendisinin kitaplarında bulabilirler...

Halikarnas Balıkçısı, kendi diktiği kahve ağacını balta ile parçaladı!

Image Hosted by ImageShack.us
 Kahve ağacı konusu fiyaskoyla sonuçlandı

Daha önceki bölümlerde, Cevat Şakir Kabaağaçlı yani nam-ı diğer Halikarnas Balıkçısı'nın enteresan bir kişilik olduğuna şahit olmuştuk hep beraber! Çilgin  Hani "nevi şahsına münhasır" derler ya, aynen öyle!  Bu bölümde de kendisinin başından geçen bir başka ilginç olayı aktarmak istiyorum:

1925 yılı civarında Bodrum'da sürgüne gönderilen Halikarnas Balıkçısı, Bodrum'u o kadar sevdi ki cezası bittikten sonra da orada kalmaya devam etti. Eee, haklı tabii; beni de sürgün yeri diye Bodrum'a gönderseler, ben de kalırdım herhalde!.. Neyse, biz ilginç olayımıza dönelim... Bodrum'da kaldığı süre zarfında tam bir yeşilci kesilen Halikarnas Balıkçısı, Bodrum'u ağaçlandırmak için gönüllü çalışmalarda bulundu. Önce greyfurt, daha sonra da kahve ağacı yetiştirmeye kalkıştı!

Greyfurt tamam da, kahve ağacı yetiştirme konusu tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. Şöyle ki, taaa Brezilya'dan getirttiği kahve fidanını evinin bahçesine dikerek özenle bakmaya başladı.  Ve nihayet kahve ağacı ilk ürününü verdi; tam bir kilo kahve!.. Ancak o dönemde kahve de sigara gibi devlet tekelindeydi.  Neyse ki Ankara ile yaptığı yazışmaların da olumlu sonuç vermesiyle bu engeli de aşmış oldu. Belki de bir ödül bile sözkonusu olacaktı. Herşey yolunda gidiyor, Halikarnas Balıkçısı sevinçten yerinde duramıyordu artık! Ta ki Ankara, kahveyi incelemesi için bir eksper göndermeye karar verene kadar! Elde edilen ürün miktarı tesbit edilecek ve bunu sahibinin kullanmasına izin verilecekti amaaa.. Eksperin gidiş-dönüş yol parası ile harcırahının, ağaç sahibi tarafından derhal ödenmesi şartı ile!..

Bunu öğrenip öfkelenen Halikarnas Balıkçısı'nın ne yaptığını tahmin edebiliyorsunuz herhalde! Baltayı kaptığı gibi soluğu kahve ağacının yanında aldı. Ağacı paramparça ederek sorunu  "kendine özgü bir şekilde" çözüverdi! Sasirdim

Ege'de esir ticareti ve Çerkez cariyeler

Image Hosted by ImageShack.us
Cariyeler, güzellikleri ile efendilerini cezbediyorlardı

Esir ticareti 17. yüzyılda tüm dünyada yasaklanmış olmasına karşın, Osmanlı İmparatorluğu'nda el altından simsarlar yoluyla devam ediyordu.  Ege'nin  esir pazarı Uzunada'daydı. Günümüzde  askeri amaçla kullanılan, sivillerin girmesinin yasak olduğu Uzunada'da o zamanlar zenci köleler ve Çerkez cariyeler alınıp satılırdı.
--- Uzunada, İzmirliler'in yaz boyunca vapur ile giderek kumsallarından yararlandıkları Yassıcaada'nın -ya da diğer adıyla Alman Adası'nın- kuzeyinde yer alıyor. ----

Uzunada'daki esir pazarına, yalnızca esir tüccarları gelebilirdi. Bir köleye sahip olma durumu ömür boyu sürerdi; köle, ancak efendisi tarafından azat edilirse özgür kalabilirdi. Aslında zengin evlerinde rahat bir yaşam süren bu köleler, azat edilmeyi de istemezlerdi pek. Ne de olsa aile içerisinde, o dönemi yansıtan filmlerde de gördüğümüz gibi,  bacı kalfa, ağa ya da cariye gibi ayrıcalıklı konumlara sahiptiler.

Kafkasya'dan getirilen dillere destan güzellikteki Çerkez cariyeler, efendilerinin gözdesi haline gelirlerdi. Hatta diğer karıları (!)  izin verdiği takdirde, efendinin cariyesi ile evlenip çoluk çocuğa karıştığı da olurdu.

1810 yılında esir ticareti, Osmanlılar'da da son buldu. Zira bir şeyhülislam fetvasıyla resmen yasaklandığından tarihe karıştı. Geriye ne esirler kaldı, ne de esir pazarları...  O günlere tanıklık eden Uzunada'daki harabe esir pazarı binası, mermer sütunlar ve mermer avlu haricinde tabii...

Ege'nin ilk gazozu Tire'de üretildi

Image Hosted by ImageShack.us
Portakallı Cincibir, tadını içen bilir...
İzmir'in 70'li yıllardaki gazozu Cincibir, yazlık sinemalarda bolca tüketiliyordu

Yaz aylarında serinlik veren, Fransızca "gazeux" sözcüğünden gelen, içinde karbon gazı bulunduran "gazoz" içeceğini, Egeliler ancak 1932'de  tanıdı. Önceleri Yunan adalarından getirilerek meraklılarına satılan gazoz, daha sonraları Rumeli muhacirlerinden Ahmet Rıfat Efendi tarafından Tire'de imal edilerek satılmaya başlandı. Hatta İzmir'e de kasalar halinde Tire'den gönderildi ki İzmirliler'in gazozla tanışması da bu şekilde oldu.

O zamanlar, gazoz kapakları şimdiki gibi tenekeden değildi. Şişenin ağzı lastikli idi ama gazozun gazının kaçmaması için, şişenin içinde, ağzına yakın kısmında cam bilye bulunurdu. Karbon gazının yarattığı basınç cam bilyeyi şişenin lastikli ağız kısmına doğru iter ve şişenin ağzını kapayarak gazın kaçmasına engel olurdu.
 
Zamanla gazoz imalethaneleri çoğalarak "gazozcu esnafı" ortaya çıktı.  Günümüzde ise gazoz üretimi dev holdinglerin gazoz fabrikaları taafından yapıldığından,  sokaklarda "Gazooooozzzcuuuu!" diye bağırarak dolaşan satıcıların sesleri artık sadece nostaljik bir anı olarak kaldı. Tıpkı başka birçok şey gibi!..      

Egeliler, akrep sokmasına karşı çok geçerli yöntemler (!?) keşfettiler Siritiyor

Image Hosted by ImageShack.us
Akrep sokması, bazen ölüme bile neden oluyordu 

Çengel biçimindeki iğnesi ile soktuğu canlıları kıvrandıran, felç eden hatta bazen de öldüren akrep, Ege ovalarının korkulu rüyasıydı. Yılanın bile akrepten korktuğu, akrebin insanoğlu ve balinadan sonra intihar eden 3. canlı olduğu söylentileri kol geziyordu.

Yine söylentilere göre; eğer akrep son 3 içinde hiçkimseyi sokmadan sizi sokarsa, içinde fazlaca zehir biriktirmiş olduğundan, sizi 4 saat sürecek kuvvetli bir ağrı bekliyor demekti. Yok eğer son üç gün içinde başkasını sokmuş da öyle sizi sokmuşsa, çekeceğiniz ağrı daha hafif olacaktı. Yani akrep, zehrini tam 3 günde dolduruyordu.

Civarda, akrep sokmasına karşı şerbetli olduklarını öne sürerek, bu konuda özel bir dua  okuyanlar türemişti. Okutan kişinin ağrısı, zehrin etkinlik süresi geçtiğinde zaten dinecekti; okutsa da okutmasa da... Ama genellikle okuttuğu için ağrının geçtiğine inanılırdı. Gerçek şu ki akrep sokmasına karşı okunan bu duanın zararı olmadığı gibi hiçbir yararı da yoktu ama en azından kişinin psikolojik olarak rahatlamasını sağlayabiliyordu.

Gelelim akrep sokmasından korunmak için keşfedilen en inanılmaz yönteme... Ödemişli Hüseyin, akrep sokmasına karşı kendisini, kendi buluşu olan özel bir yöntemle şerbetlemişti: Günaşırı, 7 defa ezilmiş akrep yutmak!!! Holey  Bu müthiş yöntemi, ondan başka uygulamaya kalkışan olmadığını tahmin edersiniz herhalde!..

Kalıcı Bağlantı Yorum (22) Yorum yaz!

27/8/2009 · Kategori: MIM - ODUL

Yaratıcı Blogcu Ödülü... Teşekkürler :)

Image Hosted by ImageShack.us

Beni "Kreativ Blogger Award" (Yaratıcı Blogcu Ödülü) ile ödüllendiren mgurdal arkadaşıma çok teşekkür ediyor ve ben de bu ödülü benden daha yaratıcı olduklarına inandığım  yemek, hobi, örgü-dikiş, şiir, öykü, köşe yazısı-makale türünde yazan bütün blogcu arkadaşlarıma  gönderiyorum.
Bir yıla yakın bir zamandır sizlerleyim. Gazetede çalıştığım dönemdeki birikimlerimi, "araştırma yazıları" halinde sizlerle paylaşmaya çalışıyorum. Elimden geldiğince daha önce verilmemiş, yeni ve farklı birşeyler katmaya çalışıyorum blog alemine.  Ama öyle yaratıcı arkadaşlarımız var ki, yemek yemek - su içmek kadar doğal bir şekilde, neredeyse hergün yeni bir özgün şiir, öykü, makale ile karşımıza çıkıyorlar. Meğer ne şairler, ne yazarlar, ne yetenekler varmış blogcu dünyasında. Bir yılda şahit olduklarıma inanmakta bile güçlük çekiyorum. Bu yüzden, yaratıcılık ödülünün benden çok sizlere layık olduğunu düşünüyorum...

Gelelim hakkımdaki 7 ilginç şeye... Zira bu ödülü alan kişinin "kendisi hakkındaki 7 ilginç şeyi" açıklamak gibi bir yükümlülüğü de var. İlginç olmasalar da karakteristik özelliklerimi sayayım:

1. İnsanları sever, sayar ama  onlardan da aynısını beklerim. Bunları bulamadığım kişiden uzaklaşırım. Olgun
2. Sevdiğim kişiler için sınırsız özveride bulunabilirim. Kalp
3. Genelde çok sakin olmakla beraber öfkelendiğim zaman korkunç bir hal alabilirim. Öfkeli
4. Duygusal filmler izlerken, gözyaşlarım nedeniyle ekranı bile seçemeyecek hale gelirim.  Agliyor
5. Genelde fobilerim yok ama gazetemin tuvaletinde kilitli kaldığım günden beri, hafif düzeyde "klostrofobi" (kapalı yerde kalma korkusu) yaşıyorum. Utanmis
6. Böceklerden çok iğrenirim. Benim yaşadığım evde hiçbir haşerat barınamaz zaten. Her yıl düzenli olarak ilaçlatmadıkça huzur içinde oturamam. Sikici
7. Denizden uzakta bir yaşam düşünemem. Denize girmek, deniz kenarında yürüyüş yapmak, deniz manzarasını seyredip dalgaların sesini dinlemek, o iyotlu kokuyu solumak benim için bir yaşam biçimidir adeta. Kalp

Kalıcı Bağlantı Yorum (24) Yorum yaz!

25/8/2009 · Kategori: EGE'DE ILGINC OLAYLAR

Ege'de yaşanmış ilginç olaylar --- 3. bölüm

Şeref Üsküp'ün bana anlattıklarına dayanarak, Ege'de yaşanmış ilginç olayları sizlerle paylaşmaya devam ediyorum. Bu arada İzmir, Ege ve efelik kültürü  hakkında ayrıntılı bilgiyi kendisinin kitaplarında bulabileceğinizi de bir kez daha hatırlatmak istiyorum.

Hayatını vatanına adayan Mithat Paşa'nın sonu, Taif zindanlarında ölüm oldu!
Yahudi hafiye, para hesabı yapmasaydı...


Image Hosted by ImageShack.us
Mithat Paşa

İzmirli olup da adını Mithat Paşa'dan alan "Mithatpaşa Caddesi"ni bilmeyen yoktur... Eski sadrazam Mithat Paşa, 1880'de İzmir'e vali olarak atandı. Ancak Paşa'dan kuşku duyan Sultan Hamit, çevresini bir sürü jurnalci ile kuşatmıştı. Yunan gazetelerine Türk aleyhtarı yazılar yazdırmak ve Sultan Abdülaziz'i öldürmek gibi asılsız suçlamalarla, Mithat Paşa'yı ortadan kaldırmak amacındaydı. Mithat Paşa da saraya hiç güvenmiyordu. Bu karşılıklı güvensizlik ortamında bile, İzmir için önemli çalışmalar yaptı. Mithatpaşa Caddesi'ni, Sanat Okulu'nu, İzmir Tramvay Şirketi'ni, polis ve jandarma teşkilatını kurdu. Özellikle sonuncusu, sarayı hepten endişelendirince, Sultan Hamit, İzmir'e Hüsnü Bey adındaki saray yaverini göndererek Paşa'nın gizlice izlenmesini istedi. Paşa da sadık bir Yahudi polisini, Hüsnü Bey'in peşine taktı.

Sultan'ın yaveri Hüsnü Bey ile Paşa'nın Yahudi polisi ahbap oldular. Her akşam Kordonboyu'nda tavla oynayıp kanyak içtiler. Bu arada, Paşa'nın yakınları, ona gelecek tehlikleerden bahsedip Avrupa'ya kaçmasını istediler ama Paşa buna yanaşmadı. Yine de tedbir olarak limanda bekleyen  bir gemi hazırlattı. Bir de konağında arka sokağa açılan gizli bir kapı...  

4 Mayıs 1881 gecesi, Yahudi polis, Hüsnü Bey'den Paşa'nın tevkif edileceğini öğrenir öğrenmez harekete geçti.  Hemen bunu Paşa'ya bildirmesi lazımdı ki bir an önce kaçsın. Polis, o an  Alsancak Vapur iskelesi civarındaydı. Koşarak Kordonboyu'nu takiben Konak Meydanı'na çıktı. Kanyak içtiğinden başı da hafif dumanlıydı. Faytona binmek ile binmemek arasında kaldı. Fayton ona 10 dakika kazandırırdı ama yarım mecidiye parası giderdi. Sonradan bunu Paşa'dan istemek de ayıp olurdu. "En iyisi koşarak gideyim" diye düşündü. Kan ter içinde Paşa'nın konağına varıp haberi verdi. Ancak artık geç olmuştu; Sarıkışla'da silahlanmış üç tabur asker, neredeyse Konağı ablukaya almak üzereydi.

Mithat Paşa eşi ve çocukları ile vedalaşarak gizli kapıdan dışarı çıktı. Limanda bekleyen gemi ile kaçması da mümkün olmadı. Çünkü bir tabur kadar asker de limanı sarmak üzereydi. Bunun üzerine, Fransız Konsolosluğu'na iltica etti.

Yahudi polisin yarım mecidiyelik para hesabı, Paşa'nın kader çizgisinde önemli rol oynadı. Acaba polis faytona atlasaydı, kazanılan 10-20 dakika ile kaderi değiştirmek mümkün olabilir miydi? Ne yazık ki bütün hayatını vatanına ve milletine hizmetle geçirmiş olan Mithat Paşa'nın sonu, Suudi Arabistan'daki Taif zindanları ve ölüm oldu...    

Halikarnas Balıkçısı'nı mahkemede bir türlü susturamadılar Gülümsüyor
"Manevi kişiliğimi Konak Meydanı'na serin; gelen geçen çiğnesin!"

Image Hosted by ImageShack.us
MERHABA !
Yokuş başına geldiğinde,
Bodrum'u göreceksin
sanma ki sen geldiğin gibi gideceksin.
Senden öncekiler de böyleydiler,
akıllarını hep Bodrum'da bırakıp gittiler...

Halikarnas Balıkçısı
Cevat Şakir Kabaağaçlı


Cevat Şakir Kabaağaçlı, nam-ı diğer Halikarnas Balıkçısı, hiçbirşeyden çekmedi dilinden çektiği kadar... Kendine has bir kişiliği vardı. Hep aklına estiği gibi, fütursuzca konuşur, yazar, davranırdı. Bu yüzden elbette başı dertten kurtulmazdı bir türlü.

1946'da yine bir yazısında hükümetin manevi kişiliğine hakaret ettiği iddiasıyla İzmir'de mahkemeye çıkarıldı. Kendisini sevenler, mahkemede de ileri geri konuşup avukatları zor durumda bırakacağını tahmin ederek şöyle dediler:

--- Aman üstat. Sakın ha konuşma, hiçbirşey söyleme. Avukatın seni savunacak, kurtulacaksın. Yeter ki ağzını açma. 

Duruşma başladı. Savcı "Sanık, hükümetin manevi kişiliğine hakaret ettiğinden..." demeye kalmadan üstadı tutmak ne mümkün tabii, hemen yerinden fırlayarak;

--- Yahu, hükümetin manevi kişiliği de ne demek oluyor? Benim manevi kişiğimi Konak Meydanı'na serin, gelen geçen çiğnesin. Ama nazik bedenimi değil. Hükümet canlı mıdır? Neresi ezilip acıyacak? 
Diye haykırmaz mı!.. Üstadı zar zor yerine oturttular ve neyse ki beraat etti. Eeee, ne demişler, "Bülbülün çilesi, dili belasıdır"... 

Bayındır camilerinde okunan sala için dava açıldı

Image Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.us

Bildiğimiz gibi sala bayram namazına,cuma namazına veya cenazeye çağrı için okunur... Ancak 1950 milletvekili seçimlerinde Demokratlar, C.H.P.'ye karşı seçimleri ezici bir üstünlükle kazanınca yer yerinden oynadı  ve iş biraz çığrından çıktı. Hele Bayındır ilçesindeki zafer gösterisi, akla hayale sığar gibi değildi.

Bayındır'ın bir ara belediye başkanlığı da yapmış, dağı taşı zeytin ağacı ile donatmış,  deli-dolu Yahya Kerim Bey'i, aslında çok yaman bir adamdı. Makine mükendisi ve boks şampiyonu olan Yahya Kerim Bey, yuvarlak bir yemek masasını dişleri ile havaya kaldırmakla ünlü enteresan bir kişiydi. Seçim sonuçları gelince, zafer sarhoşluğu ile cami müezzinlerini çağırarak 2. Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü için camilerde sala okumalarını istedi! "İsmet Paşa öldü, buyrun cenaze namazına!" gibisinden yani!.. Bol bahşişi alan müezzinler de kutsal camilerimizi bu işe karıştırarak salayı verdiler!

Derken Yahya Kerim'e mahkeme yolu göründü tabii. C.H.P.'nin açtığı, Ödemiş Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen dava sonucunda Yahya Kerim cezalandırıldı. Bu olay da böylece Ege'de yaşanmış en ilginç olaylardan biri olarak kayda geçti. Şaşırmış

Kalıcı Bağlantı Yorum (7) Yorum yaz!

17/8/2009 · Kategori: CEVIRILER

İlüzyon (The illusion) - Türkçe'den İngilizce'ye şiir çevirisi

Image Hosted by ImageShack.us

İLÜZYON


Bazen kaybolur bazen görünür gözüme
Var desem dokunup tutamıyorum
Yok desem aldansam, hissediyorum
Hem hayal hem gerçek, çözemiyorum

Bazen çok uzak bana, galaksideki yıldız
Bazen gölgem adeta, hemen yanıbaşımda
Bazen çok tatlı bir düş, bazen gerçek bir kabus
Hem doğru hem yalan, inanmıyorum

Bazen mavi bir serap, bazen pembenin tozu
Bazen deniz dalgası bazen ise yakamoz
Bazen soluk bir resim, bazen hayatta tuz buz
Kurtulmak isteyip kurtulamıyorum

SALİH ÇETİN


antoloji.com'da yukarıdaki güzel şiire rastlayınca, acaba bunu ingilizce'ye çevirsem nasıl olur diye düşündüm sevgili dostlar. Ve sadece düşünmekle kalmayıp, haddim olmayarak denedim de! Umarım güzelim şiiri  katletmemişimdir! Gözler   Yazılı metin çevirisi çok yapmış olmakla beraber, hiç şiir çevirmeyi denememiştim bugüne kadar. Dolayısıyla bu ilk denemem.  Hatalarımız olduysa affola!..  Aslında bundan sonrası için, İngilizce şiirleri Türkçe'ye çevirerek sizlerle paylaşma fikri var aklımda ki öylesi daha kolay olacaktır.
Unutmadan şunu da söylemek istiyorum: Şiiri "birebir" çevirmek çok komik cümlelerin ortaya çıkmasına neden oluyor. Bu nedenle çeviriyi kasten "birebir" yapmadım; genel anlamı bozmayacak şekilde cümleler biraz değişmiş olabilir. Bazı kısımları daha iyi çevirmek üzere önerileriniz varsa, her türlü öneriye açığım; birlikte değiştirebiliriz. 
Not: "It" zamiri yerine aslında "he" veya" she" kullanılabilirdi ama ben cansız zamir kullanmayı tercih ettim.       


Image Hosted by ImageShack.us

THE ILLUSION

Sometimes disappears, sometimes appears to me
If I say that it exists, I can't touch and hold.
If I convince myself that it doesn't exist, I feel.
Either a dream or a reality which I can't solve.  

Sometimes too far away to me like a star in the galaxy.
Sometimes almost my shadow next to me. 
Sometimes a very sweet dream, sometimes a real nightmare.
Either true or untrue which I don't believe.

Sometimes a blue mirage, sometimes  pink-coloured
Sometimes  waves of the sea, sometimes a seasparkle
Sometimes a faint picture, sometimes smashed to smithereens in life
Even if I want to, I can't get rid of it.


Türkçe şiir: İlüzyon (Salih Çetin)
Çeviri: "Sihirliyazilar", Beyhan K. P. 

Kalıcı Bağlantı Yorum (19) Yorum yaz!

13/8/2009 · Kategori: EGE'DE ILGINC OLAYLAR

Ege'de yaşanmış ilginç olaylar ---2. bölüm---

Şeref Üsküp'ün bana aktardığı kadarıyla, Ege'de yaşanmış ilginç olayları sizlerle paylaşmaya devam ediyorum. Unutmadan; gerek bu olayları gerekse Ege ve efelik kültürü üzerine geniş bilgiyi Şeref Üsküp'ün kitaplarında ayrıntılı olarak bulabileceğinizi bir kez daha hatırlatmak istiyorum:

Sart Kralı'nın hazin sonu

Image Hosted by ImageShack.us
Tarihin babası Herodot'un her yazdığı gerçek miydi?

* 2500 yıl öncesinin ünlü tarihçisi Herodot'un rivayetine göre;
Karısına büyük bir aşkla bağlı olan Sart Kralı, onun güzelliğinin dünyada bir eşi benzeri daha olmadığına o kadar inanıyordu ki, Kumandan Giges'e, kraliçenin çıplak vücudunu görmesi ve bu durumu doğrulaması için baskı yaptı. Önce bunu reddeden Kumandan, daha sonra Kral'a karşı çıkamayarak kabul etti. Kral, Kumandan'ı yatak odasına saklayarak, Kraliçe'nin soyunarak yatağa girişini seyretmesini sağladı. Kraliçe durumun farkına vardıysa da ses çıkarmadı. Ertesi gün Kumandan'ı huzuruna çağırarak "Bir kadını 2 erkek çıplak göremez. Bu durumda, ya seni öldürteceğim ya da sen Kral'ı öldürerek hem bana hem de tahta sahip olacaksın. Başka şansın yok" dedi. Eee, ne yapsın zavallı (!?) Kumandancık, tabii ki 1. şıkkı seçti. Kraliçe'nin de yardımıyla Kral'ı öldürerek Kral oldu ve 30 yıl boyunca Kraliçe ile beraber saltanat sürdü.     
Şeref Üsküp, her ne kadar Herodot'un her yazdığı doğru olmasa da bunun büyük ihtimalle doğru olduğunu düşünüyordu ama bana biraz hayal ürünü gibi geldi. Hangi koca, karısının vücudunu başkasına seyrettirir?  Ya da Kraliçe, kendisine bu kadar aşık kocasını niye öldürtür? Ancak Kumandan'a aşık ise... Kimbilir?..

Minicik koç heykelinin yarattığı heyecan

* 1956'da, Avusturyalı arkeologlar, Artemis tapınağında, avuç içi kadar bir koç heykelciği bulunca büyük heyecana kapıldılar. Zira M.Ö. 7. yüzyıla ait olan bu fildişinden heykelcik, Efes'in o yüzyıllarda bile kültür düzeyinin yüksekliğinin bir kanıtı idi.   

Fessiz dolaşmak ayıp sayılıyordu

Image Hosted by ImageShack.us
Halit Ziya Uşaklıgil

* "Aşk-ı Memnu" adlı televizyon dizisinin aynı adlı romandan uyarlandığını, bu romanın yazarının da Halit Ziya Uşaklıgil olduğunu bilmeyen yoktur. İşte İzmir'in ilk dergisi ve ilk Türkçe gazetesi de Halit Ziya sayesinde çıkarılmıştı.
1884'de Halit Ziya Uşaklıgil,  Bıçakçızade Hakkı Bey ve Tevfik Nevzat, İzmir'in ilk dergisini çıkartmak üzere biraraya geldiler. Geldiler gelmesine de,  "Nevruz" adındaki bu derginin yönetim bürosunda, Bıçakçızade Hakkı Bey ile Hali Ziya Uşaklıgil sürekli tartışıyorlardı.  Bir gün, yine böyle bir tartışma sonrasında, Halit Ziya fesini büroda unutarak dışarı çıktı. O devirde başı açık dolaşmak ayıp sayıldığından, durumun farkına vardığında utancından yerin dibine geçti. O kadar ki, bu olayı unutamayarak Bıçakçızade'nin, İzmir'de çıkarılacak ilk Türkçe gazete olan "Hizmet" gazetesinde görev almasını istemedi.  

Kovboy, deveye kement atamayınca...

* Sultan II. Mahmut döneminde, Türk tersanelerinde görevli Amerikalı gemi mühendisleri "deve"yi görüp tanıdılar. Askeri taşımacılıkta kullanmak üzere Sultan'dan deve istediler. Sultan, 70 adet deveyi, bakıcıları ile birlikte İzmir Limanı'ndan gemiye bindirerek Amerika'ya gönderdi. 
Ne develer Amerika'ya uyum sağlamayı başarabildiler ne de kovboylar develere kement atmayı. :)) Böylece bu deve işi yattı. 

Sabıkalı kedi!

* Şeref Üsküp'ün Muvakkar Özman adlı bir arkadaşı, evinin bahçesindeki kümeste 10 adet kadar piliç besliyordu. Bir sabah, piliçlerden birinin eksildiğini farketti. Birkaç gün sonra birinin daha... Piliçleri şarapçıların çaldığından emin olarak karakola gittiğinde şok geçirecekti neredeyse! Zira karakol amirine göre, piliçleri çalan bir kedi idi! Hatta o kadar çok suç işlemişti ki kedi için bir suç dosyası açmışlardı!
Bunun üzerine Muvakkar Bey bir gece pusuya yatarak, bütün gece boyunca kedinin gelmesini bekledi. Geldiğinde onu tabancasıyla vuracaktı. Sonunda kedi geldi ve Muvakkar Bey nişan alarak onu vurdu. Kedi, yaralı haliyle kaçacağına, vahşi bakışlarla Muvakkar Bey'in beklediği pencereye yöneldi. Hışımla pencereye atladı ama korkan Muvakkar Bey tam zamanında pencere camını aşağı çekmeyi başardı. Yere düşen kedi, bahçe duvarından atlayıp kaçtı. Muvakkar Bey, polis ve bekçi  ile birlikte yaralı kediyi aradıysa da bulamadı. Kedi, bir daha hiç gözükmedi. Böylece sabıka dosyası da kapandı! 

Konak Meydanı'nda sallandırılan idam mahkumları!!!

Image Hosted by ImageShack.us
İzmir'deki Konak Meydanı ve ünlü Saat Kulesi

Şeref Üsküp, eskiden bütün idam mahkumlarının, ibret olsun diye Konak Meydanı'nda idam edildiğini söylemişti. Ve son 2 tanesine bizzat şahit olmuş!..
1941 yılında bir sabah, henüz Lise 2 öğrencisi iken, okula gitmek üzere Konak Meydanı'ndaki otobür durağına geldiğinde bir de ne görsün! Bir sehpa ve üzerinde sallanan bir idamlık! Doğal olarak korkmuş ve bu sahneyi günlerce aklından silmeyi başaramamış.
1942 yılında, yine bir sabah, Konak Meydanı'ndaki meşhur Saat Kulesi önünde, beyaz gömlek giydirilmiş bir idam mahkumunun sallandığını görmüş.
 Hani derler ya, "Sallandıracaksın bunlardan bir-iki tanesini meydanda, bakalım bir daha yapabiliyorlar mı" diye! Aynen öyle yani!..
Güzel İzmir'im, Konak Meydanı'm, Saat Kule'm, bir de rahmetli Şeref Bey'im, nelere şahit olmuşlar meğer. İyi ki o günlere yetişmedim de ben de şahit olmak zorunda kalmadım...

Kalıcı Bağlantı Yorum (7) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »