Nabza göre şerbet, başkana göre etek!

Yıl 1996... İzmir'in meşhur yaz güneşi, bütün gücüyle kavurmaya devam ediyor. O sıcakta, "Bir Zaferin Belgeseli" adlı yazı dizisini hazırlamaya çalışıyorum. Eylül'de yayımlayacağız. Hemen hemen herşey tamamlanmış. Geriye en önemli malzeme kalmış: Diziye adını veren "zafer"in sahibi, DYP'li İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Burhan Özfatura röportajı...
Bu röportaja ayrı bir önem veriliyor sanki. Müdürüm Ş. Bey, bu kez daha bir özenli, daha bir heyecanlı gibi. Herşey yolunda gitsin, çok güzel bir röportaj olsun diye özen gösteriyor; en küçük detaylarla bile bizzat ilgileniyor.
Nihayet röportaj günü gelip çatıyor. Saat 13.00 için randevu almışım başkandan. Yüzüp yüzüp kuyruğuna gelmişiz. Ş. Bey'le birlikte gideceğim. Başkan bize 1 saat kadar zaman ayıracak. Ş. Bey normalde bizim röportajlarımıza katılmaz. Ancak çok önem verdiği röportajlarda da mutlaka yanımızda bulunmak ister. Zaten burdan anlarız, hangi röportaja önem verip hangisine vermediğini...
Gazetede sabırsızlıkla zamanın gelmesini bekliyorum. İşte nihayet 1 saat kadar bir zaman kaldı. Şimdi Ş. Bey ile birlikte çıkacağız, Ş. Bey'in arabasıyla Büyükşehir Belediyesi'ne gideceğiz. Geç kalmayı hiç sevmez zaten. Erken erken yola koyuluruz muhakkak.
Derken... O da ne! Ş. Bey kıyafetimi şöyle bir süzüyor ve "Kızım, bu ne kıyafet!" deyiveriyor. Kıyafetimin nesi var diye bakıyorum. Bana göre hiçbir gariplik yok doğrusu. Kısa kollu, sarı bir bluz ile dizin üstüne ancak yarım karış kadar çıkan siyah, bol bir bermuda şort var üzerimde.
---- Nasıl yani? Kıyafetimin ne gibi bir mahsuru var Ş. Bey?
---- Adam sağcı! Bu kıyafetle olmaz. Uzun eteğin yok mu senin? Hemen eve gidiyorsun ve ayak bileklerine kadar inen uzun bir etek giyip geliyorsun.
Ş. Bey'in bu isteğine anlam veremiyorum aslında. Hem aksi gibi gazetede o an için müsait araç da yok ki beni evime götürüp getirsin, zamanında röportaja yetişeyim. Belediye otobüsüyle gidip dönersem yetişmem imkansız.
---- Ne olur yapmayın Ş. Bey. Bu saatten sonra nasıl gidip gelirim eve?
---- Hadi hadi gidersin. Bir an önce yola çık.
Çare yok. Ş. Bey"uzun etek" konusunda son derece kararlı görünüyor. İster istemez gideceğim eve. Son bir umut gazetede araç arıyorum ama maalesef bütün araçlar dışarıda, diğer muhabirler verilmiş durumda. Zaten bende şans olsa anamdan erkek doğardım (mı desem acaba).. Saçmalama diyorum kendi kendime. Hemen yola koyul, anca gidersin!!
Sirgeli Kavşağı son derece sapa bir yer üstelik. Koşa koşa durağa çıkıp belediye otobüsünü bekliyorum. Sonunda geliyor, biniyorum ve ver elini bizim mahalle. Eve giriyor, dolabı açıyor, bulabildiğim en uzun eteği geçiriyorum üzerime. Mavimsi bir etek bu. Üzerine giyecek bir tek bluzum var zaten. Onu da giyip aynaya bile bakmadan kan ter içinde kendimi tekrar sokağa atıyorum. Tekrar otobüs durağı ve gazete...
Saat 13.00'e yaklaşıyor. "Neyse yetiştim sayılır, Ş. Bey'in arabasıyla çabucak gideriz buradan belediyeye" diye kendimi teselli ediyorum ama nerdeeee. Meğer Ş. Bey benim geç kalacağımı düşünerek, başkana ayıp olmasın diye tek başına gitmiş belediyeye. İşte şimdi ayvayı yedik, artık röportaja yetişmek tamamen hayal oldu. Umudumu iyice yitirmiş olmama rağmen gazetede araç olup olmadığına bakıyorum bir kez daha. Özel otomobil yok ama minibüs dolmuşumuz geri dönmüş! Gerçi dolmadan kalkmaz ama! Şoföre gidip "Aman ocağına düştüm, Konak'a yetiştir beni ne olur" deyince adamcağız, son nefesimi vermekte olduğuma mı acıyor bilinmez, ilk defa dolmadan kalkmayı göze alıyor. İnanılır gibi değil ama 15 dakika sonra nihayet Konak'tayım...
Koştur koştur belediyeye giriyorum. Sanki ömrümden 10 yıl gitmiş gibi! Büyükşehir Belediye Başkanı'yla randevuma yarım saat geç kalmış durumdayım. Olacak şey değil! Başkanın odasına giden yolda koşar adımlarla yürürken bir anda endişeye kapılıyorum yeniden: "Aman Allahım, yoksa bu bluz birazcık şeffaf olmasın sakın. Yani çıkardığım sarı bluz bundan daha kalındı aslında. Ya bu biraz içi gösteriyor falansa! Ya Ş. Bey bu sefer de "Ne yaptın kızım sen! Bu kez de bluz uygunsuz olmuş" derse! Yoksa kaş yaparken göz mü çıkardım! Ne yapacağım şimdi ben! Neyse, olan oldu artık. Düşünmeyeyim en iyisi bunları...
Başkanın odasının kapısını çalıp içeri giriyorum. Ş. Bey çoktan gelmiş, oturuyor. Hatta röportaja da kendisi başlamak durumunda kalmış. İkisi birden dönüp bana bakıyorlar. Ş. Bey, "B. Hanım geldi" diyerek beni tanıştırıyor. Odaya bir assolist edasıyla süzülerek en son girmek beni yeterince utandırıyor zaten. Ama bu yetmezmiş gibi bir de "umarım ikisinin de gözleri iyi seçmiyordur da bluzun çok kalın olmayışının yarattığı dezavantajın farkına varmazlar" diye dua ediyorum içimden!..
Neyse, duam kabul oluyor galiba. Röportajı ben devralıyorum. Başkan Dr. Burhan Özfatura biraz sert mizaçlı bir kişi gibi geliyor bana. Belki de Ş. Bey'in çekindiği kadar var. "Ben koltuk sevdalısı değilim. Bu koltuğa muhtaç da değilim. Kendi mesleğim var, üniversitede öğretim üyesiyim. Seçimi keybedersem mesleğime dönerim, olur biter" gibi birşeyler söylüyor. Röportajı sağ salim bitiriyoruz ve Ş. Bey ile beraber gazeteye dönüyoruz. Ş. Bey, bluz konusunda tek kelime etmiyor. Belki de normaldir de ben kuruntu etmişimdir. En azından etek tamamdı ama. Bileklere kadar uzundu, daha ne olsun. Nabza göre şerbet de verdik, başkanına göre etek de giydik. Uzun etek davasının üstesinden geldik. Etek tamam, röportaj tamam; herşeyi hallettik, dinlenmeyi de hak ettik!..
23/5/2009 | Kategori:ANILAR| (10) Yorum yaz! Bağlantı
<<Önceki Sayfa |/|Sonraki Sayfa>>