Kendin hazırla, kendin öğren yöntemiyleee...
Araştırmacı gazeteciliği gayet hızlı öğrettiler :))) 
Gazeteye ilk girdiğim günü hatırlıyorum da. Unutmak ne mümkün ki zaten... 1996 yılı, Mayıs ayının son günleri; yaz sıcağı kendini hissettirmeye başlamış bile... Yazılı eleme aşamasını geçmiş, Ş. Bey tarafından mülakata çağrılmışım. Bayraklı-Sirgeli Kavşağı'ndaki "Sabah" binasına giriyorum. O zamanlar, Sabah ile Yeni Asır o binada bir arada çalışıyorlar. Aynı yayın grubunun gazeteleri zaten bunlar... Ortam, tam düşündüğüm gibi. Uzun uzun, sıra sıra masalar, üzerlerinde bilgisayarlar. Muhabirler, haber yetiştirme telaşı içerisinde hızlı hızlı birşeyler yazıyorlar. Polis telsizinden kaza anonsları yayılıyor ortalığa. Orta kısım, redaktörler ile dizgicilere ait; arka kısım ise sayfa sekreterlerine... Sağda, kırmızı bölmelerle ayrılmış müdür odaları. Yazı İşleri Müdürleri, Haber Müdürü, Spor Müdürü, Bölge Haberleri Müdürü... 1. katın diğer yarısı ise teknisyenlere ayrılmış. Yani fotoğraf banyo ile bilgisayar arıza teknisyenleri çalışıyor orada... 2. katta reklam bölümü, 3. katta Sabah gazetesi, üst katlarda Personel İşleri ile Genel Yayın Yönetmeni... Evet, tam düşündüğüm gibi, kalabalık ve karmaşık, stresli, zaman zaman çeşitli tartışmalara sahne olan, kim kime dum duma garip bir ortam. Bir bakıyorsun muhabir ve araştırmacılar gruplar halinde dışarı çıkıyor; insan kalabalığı yarı yarıya azalıyor; meydan diğerlerine kalıyor. Bir bakıyorsun yine gruplar halinde geri dönüyorlar; etraf insan kaynıyor yeniden; ana-baba günü derler ya hani, aynen öyle...
Beni Haber Merkezi'ndeki müdür Ş. Bey'in odasına götürüyorlar. Ş. Bey aslında emekli ama işine devam ediyor. Uzun boylu, zayıf, benden 30 yaş kadar büyük, hayli deneyimli, duayen bir gazeteci. "Araştırma Servisi" diye bir servis kurmuş 1 yıl kadar önce. Birkaç kişi almış zaten. Bu sene de 2 kişi daha almak istemiş. Biri ben olacakmışım. Aslında şehir plancısı olduğum için alınmışım! Evet, zaten gazetecilik mezunu değil, farklı branşlardan mezun kişiler istiyorlarmış. Çünkü bundan böyle, "şehircilik- belediye" konulu yazı dizilerini ben hazırlayacakmışım.
"Şehircilik- belediye konulu yazı dizileri" meselesi biraz canımı sıkıyor aslında. Burada da şehir planlamadan kurtuluş yok anlaşılan. Oysa ben farklı konularda yazılar yazan "normal" bir gazeteci olmak istiyorum. Şehircilik veya başka bir konuda branşlaşmak istemiyorum yani. Ama yapacak birşey yok. Çünkü gazeteye alınma sebebim, şehircilik dizileri. Neyse, yine de bir şekilde gazeteciliğe başlangıç yapmış olacağım ya. Şehir planlamayı basamak yaparak gazeteye kapak atmış oldum demek şimdi ben. Ehh, buna da şükür... 
Ertesi gün, ilk defa işe gidiyorum. Bir süre herhalde işi öğrenme devresi olur, birileri birşeyler öğretir diye düşünüyorum doğal olarak...
"İlk yazı dizin, "S.O.S. Otopark: Ege Sorunları- Dosya 1".. İzmir'in otopark sorunu ve çözüm yollarını anlatan 1 haftalık, tam sayfa bir yazı dizisi hazırlayacaksın. Hemen yerine otur, başla, hayırlı olsun!" diyor Ş. Bey.
---- Nasıl? Hemen mi başlayayım? Tek başıma mı? Şimdi mi?
---- Tabii ki tek başına ve şimdi!
---- İyi ama ben daha hiçbir şey bilmiyorum ki! Nasıl hazırlayacağım yazı dizisini? Kimse öğretmeyecek mi?
---- İnsan, kendi yaparken daha iyi öğrenir.
Olamaz, bittim ben! Nerden başlayacağımı bile bilmiyorum ki. Yazı dizisi falan hazırlamam mümkün değil; herkese rezil olacağım; yakında işten de atarlar zaten!
---- Ş. Bey, bari nerden başlayacağımı söyleseniz. Hiçbir fikrim yok da!
---- Ben sana konuyu verdim. Sen de buna göre bir plan yap. Kimlerle görüşmen gerekir, nerelere gitmen gerekir.
---- Kendim mi karar vereceğim kimlerle görüşeceğime?
---- Elbette.
---- Nasıl randevu alacağım onlardan? Ya bana randevu vermezlerse?
---- Verirler verirler. Falanca gazeteden arıyorum dersin, verirler.
---- Peki telefon numaralarını nerden bulacağım?
---- Bilinmeyen numaralar ne güne duruyor?
---- Fotoğrafları da ben çekeceğim tabii?
---- Eee, herhalde ben çekecek değilim.
---- Sonra?
---- Fotoğrafları banyoya vereceksin.
---- Başka?
---- Her yaptığın röportajı bilgisayara geçireceksin. Ama dikkat et, uçmasınlar. Sonra yeniden yapmak zorunda kalırsın. Ayrıca fotoğraflara da dikkat et, yanmasınlar. Yeniden çekmek zorunda kalma.
---- En sonunda?
---- Hepsini güzelce harmanlayıp dizi haline getireceksin. Benim bilgisayarıma göndereceksin. Ben redakte edeceğim. Yayına vereceğiz.
---- Hepsi bu kadar mı !?
---- Evet, hadi bakalım, kolay gelsin. Haaa, unutmadan, benim çok işim var; bu yüzden, her yaptığın işten beni haberdar etme lütfen. Kendi kendine hallet. "Şuraya gittim, şurdan geldim, başıma şu geldi falan", bana bilgi vermene gerek yok yani. Herşeyi bitir, öyle gel.
Eyvaaahhh! İşte şimdi hapı yuttuk! Nerden düştüm buraya? "Gazeteci olacağım diye tutturdun, bak başına neler geldi, gördün mi gününü şimdi!" diye kızıyorum kendi kendime. Şehir planlamanın okulunu okudum hiç olmazsa ama gazetecilik hakkında hiçbirşey bilmiyorum ki ben. Yardım eden, birşey öğreten de yok. Nasıl çıkarım bunca işin içinden?..
Evet, ilk günü böylesi duygular içerisinde geçirdiğimi gayet iyi hatırlıyorum. Ama iş başa düşünce, herkes herşeyi yapabilirmiş, ben bunun iyi bir örneğiyim. Oturup plan hazırlıyorum. Böyle bir konu için belediyeden şu görevlilerle, kendi okulumdan şu profesörlerle görüşeyim gibi. Tek tek onların telefon numaralarını buluyor, arayıp bütün şirinliğimi takınarak hepsinden randevu alıyor, görüşmeye gidiyor, röportaj yapıyor, fotoğraflarını çekiyorum. Sonra gazeteye dönerek röportajları kasetten deşifre ediyor, bilgisayara kaydediyorum. Fotoğrafları banyo ettiriyorum. Kütüphaneye giderek araştırma yapıyorum. Ayrıca sokaktaki vatandaşın da görüşlerini alıyorum. Hatta yetmiyor, arkadaşım Ö. ile birlikte Alsancak'ta pusuya yatıp korsan otoparkçıların resmini bile çekiyoruz.
Zamanla birçok bilgi birikiyor. Ama bunlar birbirinden tamamen bağımsız görünen bilgiler. Oturup uzun uzun düşünerek bunları bir öykü gibi birbirine bağlayarak yazı dizisi haline getiriyorum. Ve nihayet redakte (son düzeltme) için Ş. Bey'in bilgisayarına yolluyorum. Oohh, nihayet bitti! Üstümden büyük bir yük kalktı sanki, hafiflemiş durumdayım, kuş gibi uçacağım neredeyse. Ama işin ilginç tarafı artık korkmuyorum. Çok da zor değilmiş aslında. Neden gözümde büyümüştü ki o kadar? 2. bir yazı dizisine hazırım yani. En azından, artık ne yapacağımı biliyorum. Ş. Bey haklıymış galiba; en iyi öğrenme şekli, bizzat uygulayarak öğrenmeymiş. Başkası 50 defa anlatsa, böyle iyi öğrenemezdim. Kendim yapınca öyle bir öğrendim ki... Yeni Asır işyeri değil okul, Ş. Bey ise müdür değil öğretmen sanki. Görünüşte birşey öğretmiyor ama aslında çok şey öğretiyor. Hızlı ve kesin olarak öğreniyorsunuz. Böyle bir öğretme şekline daha önce hiçbir yerde rastlamamıştım ama gerçekten işe yarıyormuş meğer!..
Babam bana çocukken nasıl yüzme öğrendiğini anlatmıştı. Biz çocuklarımızı yüzme öğrensinler diye kursa yolluyoruz ya da kendimiz öğretiyoruz, değil mi? Ama babam çok farklı bir şekilde öğrenmiş. Henüz 10 yaşında iken, daha büyük bir çocuk babamı Tarabya'da (İstanbul) Boğaz'ın serin sularına itivermiş aniden. Neye uğradığını şaşıran babam, can havliyle yüzmeye başlamış. Bu eşek şakası yüzünden boğulabilirdi de.. Ama o, boğulmayıp bir anda kendi kendine yüzme öğrenmiş işte. Yeni Asır AR-GE'de verilen eğitimi de tıpkı buna benzetiyorum ben. Aniden araştırmacı gazeteciliğin hırçın dalgalı denizinde buluyorsunuz kendinizi. Ya batarsınız ya da çıkarsınız. Ya öğrenir, yazarsınız ya da pes edip gidersiniz. Başka şansınız yok...
DEVAM EDECEK
7/6/2009 | Kategori:ANILAR| (18) Yorum yaz! Bağlantı
<<Önceki Sayfa |/|Sonraki Sayfa>>