Genetik herşeye çözüm değil



Genetik miras o kadar karmaşık ve yoğun ki 3 milyar yıl önceki atalarımızın kalıtımı da bu mirasın içinde. Hiçbir çalışma "genetik herşeyin başıdır, başka şey aramaya gerek yoktur" gibi bir yaklaşımı ortaya koymadı. Yine de genlerden yararlanarak tedavi ve kalıtımsal hastalıkların önlenmesi konularında önemli adımlar atıldı. 

Tıp biliminde de genetikle ilgili çalışmalar tüm hızıyla sürüyor ve bunların büyük bir kısmından önemli faydalar sağlanıyor. Genetik özellikleri belirlenmiş bazı hastalıklar için önceden önlem alma şansı yakanırken, doğum öncesi konulan tanılar sayesinde de daha ana rahminde tedavi başlatılabiliyor ya da gerekli durumlarda doğum hastalığa göre düzenleniyor. 

Kalıtım mı daha etkili, yoksa çevre mi?

"Şeker hastalığı ebeveynden çocuğa geçer mi?" ya da "Benim gözüm mavi, eşimin kahverengi, çocuğumun göz rengi ne olabilir?" gibi sorular hemen hemen hepimizin kafasını kurcalar. Bu ve bunun gibi daha birçok genetik meseleye günlük hayatımızda da kafa yorarız.
"Bu sorulara cevap verebilmek günümüz koşullarında dahi çok zor" diyen Dokuz Eylül Üniversitesi Uzmanları, genetiğe herşeyin çözümüymüş gibi bakmanın son derece yanlış olduğunu,  özellikle  insan sağlığında mutlak doğrular aramanın ise sakıncalı olduğunu vurguluyorlar. Gerçekten de genetiğin önemini ortaya koyan hiçbir çalışma, "Genetik herşeyin başıdır. Başka birşey aramaya gerek yoktur" gibi bir yaklaşım doğurmaz. 

Farklı ailelerin yanında büyümüş 10 adet tek yumurta ikizinden 8'inde alkolizm görülürken, çift yumurta ikizlerinde bu sayının 4 olması bizi şaşırtmamalıdır.  Buradan çıkarılacak sonuçla, "Demek ki bu bozukluk % 100 kalıtsal etmene dayanıyor" gibi bir yorum yapmak yerine, "Alkolizmde kalıtsal faktör önde gelen etmenlerdendir" demek daha doğru olur.  

İnsanı insan yapanın kalıtım mı yoksa toplum mu olduğu yıllardır tartışılan bir konudur. Her iki yönde de görüş belirtenler olduğu gibi, genetik ve çevre etmenlerinin birbirinden soyutlanarak veya birbirine karşıt gösterilerek sorunun çözülemeyeceğini savunanlar da vardır.






Kalıtıma dayanarak ırkçılık yaptılar

İnsanın nasıl insan olduğu sorusuna en doğru yanıtı verebilmek için evrim sürecine ve insanın oluşum ve gelişimine, kalıtsal ve çevresel gerçekliği unutmadan bir bütün olarak tarihsel boyutuyla bakmak gerekiyor. Marksizm öncesinden bu yana, ilerci toplumcu kanat çevre-toplum etmenini alabildiğine ön plana çıkartırken, gerici tutucu çevreler ise genellikle insanın değişmez bir özü olduğunu, bunun yaradılıştan ona verildiğini, kalıtımın büyük önemi bulunduğunu savundu. Bazı ideologlar da buradan yola çıkarak, hakim güçlerin toplum tepesinde edindikleri konumun, onların diğerlerinden üstün olan özelliklerine (zeka, akıl, soyluluk, erdem) dayandığını, bunların da kalıtımla nesilden nesile geçtiğini ileri sürdü. Oradan da üstün insan, üstün ırk iddialarının sözde bilimsel zeminini oluşturma çabalarına varıldı.  

İnsan ırkları arasında genetik farklılıklar olup olmadığı, genetiğiyle ilgili en çok merak edilen konulardan birisidir. Bilim adamları tarafından uzun süredir tartışılan konuların başında gelen "zekanın ırklara göre değişmesi"ni genetiğe bağlayabilecek hiçbir kuvvetli kanıt bulunamamıştır. Zira insanın biyolojik özellikleri kadar içinde bulunduğu çevrenin de zeka gelişiminde etkili olabileceği  bilinmektedir.  

Mars gezegeninden dünyamızı ziyarete gelen birisi, Fransız, Japon ve bir zenciyi araştırma için toplamış olsa, başlangıçta her üçünün de ayrı ırktan olduğunu düşünmekte zorlanmayacaktır. Deri rengi, dudaklar, göz ve kafa biçimleriyle vücut sıvılarının farklı olduğunu görmekte de gecikmeyecektir. Araştırmasını derinleştirerek sürdüren Marslı, bir süre sonra ırklar arasında kesinkes bir ayrım olduğunu söylemekte zorlanacaktır. Farklı sayılan ırklardaki belirgin özelliklerin birbirinin içine girdiğini ve evliliklerle ortadan kaybolduğunu görecektir.


Döllenme bozukluğu sonucu (X) ve (XXY) şekillerindeki gibi erkeksi kadın, kadınsı erkek gelişimlere rastlanabiliyor 





Nordik, Alpin ve Akdeniz tipleri

Bugüne dek insan genetiğiyle ilgili yapılan çalışmalar sonucunda Avrupa'da tanımlanan ırklar şunlardır:
* Açık renk saçlı, mavi gözlü, geniş yapılı Nordikler
* Kestane rengi saçlı, kahverengi gözlü, yuvarlak kafalı Alpinler
* Koyu renk saçlı ve koyu renk gözlü Akdenizliler  

 Araştırmaların herbirinin bir diğeri hakkında kesin bulgular ortaya konulmasını engeller nitelikte olması da son derece dikkat çekicidir. İsveç'te Nordik ırkının daha yüksek oranda olması beklenirken, insanların Alpin ve Akdeniz tipleriyle bu üçünün karışımından olduğu gözlemlenmiştir.

Sonuç olarak, son 100.000 yıl içinde gezegenimizdeki insanların genlerinin göçler nedeniyle birbirine karıştığını söylemek mümkündür.    

Lamark ve Klasik Darwin evrim teorilerinin sonu,
Yeni Darwincilik ve yeni mutasyonizmin başlangıcı  


İnsanı maymunlardan ayıran en önemli fark "insanın dik durması" olarak tanımlanıyor. Başparmağın gelişimi, bu sayede alet kullanabilme yetisinin ilerlemesi, ateşin bulunuşu, otçuluktan etçiliğe geçiş, kafatasının gelişimi, insanın başka üretim çalışmalarına daha fazla zaman ayırabilmesi de, insanla maymun arasındaki farklı evrim sürecini gösteriyor.

Bugün, bir canlının yaşamı boyunca edindiği bütün özelliklerinin kalıtımla doğrudan doğruya yavrularına geçmediği biliniyor. Bu anlamda Lamarkçı Evrim Kuramı da geçerliliğini yitiriyor. Şimdi türlerin oluşumuyla ilgili yeni görüş, Yeni Darwincilik (Neo-Darwinizm) ve Yeni Mutasyonizm çerçevesinde birleşiyor.  Klasik Darwincilik belli türlerin elenmesini, belli türlerin çevreye uyum yetenekleri nedeniyle hayatta kalmasını açıklayabilirken, yeni türleşmeleri açıklayamıyor.  Bu nedenle Klasik Darwincilik yerini Yeni Darwincilik'e bıraktı diyebiliriz. 
Yani Darwincilik, Klasik Darwincilik'in iki temel ilkesinden sadece birini kabul eden evrim teorisidir. Yani Yeni Darwincilik çevrenin etkisiyle bedence kazanılan karakterlerin kalıtsal olarak geçmesini kabul etmez ama doğal ayıklanmanın önemli rolünü kabul eder.

Türleşme gerçeğini kavrayabilmek için genetiği çok iyi bilmek gerekiyor. Zaten genetik yapı da bir türün ana özelliklerini oluşturan temel şifre sistemi olarak tanımlanıyor. Bu açıdan bakıldığında, genetiği türleşmeden ve çevre etmeninden ayrı ele almanın mümkün olmadığı da açıkça görülüyor.  





Atalarımızdan miras kalan hayvani güdülerimiz

Bilim adamları, on bin yıl önceki atalarımızla hemen hemen aynı genetik yapıya sahip olduğumuz konusunda hemfikir olduklarını belirten görüşler ileri sürüyorlar. Yine on milyon yıl önceki hayvan atalarımızla da çok benzer genetik özelliklerimiz olduğunu söylüyorlar. Bu, bugün çözemediğimiz birçok şeyin nedenini anlamamızda anahtar bilgi olarak kabul edilebilir belki.  Başka bir deyişle, hayvani organik yapımızı hala aşamadığımızı bilmemiz gerekiyor.

Toplumsal çevreden tamamen soyutlanmış bir insan düşünün. Yetenekleri, zekası, davranışları on bin yıl önceki atalarımızdan farksız olacaktır. Toplumsal yapının insana verdiği ayrıcalıklar vardır elbet. Bugünkü saldırgan ve aç gözlü tavırlarımızın, toplum dışı varlığımızın  hayvaniliğine bağlı olduğunu söyleyenler de var. Teknolojinin insanın biyolojik varlığının çok üstüne çıktığını düşünecek olursak, insanın teknolojiyi kullanmakta başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Ancak hala on bin yıl önceki atalarımız gibi denetlenemeyen temel güdülerimizin olduğu da bir gerçek. Uygarlığın davranışlarımızın ve düşüncelerimizin çoğunu değiştirdiği söylenebilir belki ama uygarlığın dahi değiştiremediği davranışlarımız olduğu asla unutulmaması gereken bir gerçektir.  

Hem kalıtım hem de çevre önemli

Toplumbilimciler, insanın genetik-kalıtımsal yapısıyla ilgili gerçeklerin suyüzüne çıkmasından pek hoşlanmazlar. Hatta bu konuda ortaya atılan savlara açıkça tepkilerini dile getirmekten geri de kalmazlar. Zira değiştiremeyecekleri gerçeklerle karşılaşacaklarını bilmenin, ellerini kollarını bağlayacağını düşünürler. Tıp doktorları anlatıyor:
"Ne zaman biri kalıtımın öneminden söz etse, başka birileri hemen sosyal koşulları anlatmaya başlar ya da bazı kaba örneklerle genetik önermeleri çürütme yoluna gider: 'Babası mavi gözlüyse, çocuk da ille mavi gözlü olmak zorunda mı?' gibi...

Oysa bugün genetik bilimin tek başına hiçbir işe yaramadığı, asıl geçerli olanın, genetiğin çevre koşullarıyla etkileşiminden sonra ortaya çıkan durum olduğu biliniyor.    


(Yeni Asır Araştırma Servisi, Ağustos 1996, "Genetik Mucizeleri")

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

28/2/2009 | Kategori:GENETIK MUCIZELERI (MIRACLES OF GENETICS)| (0) Yorum yaz! Bağlantı


<<Önceki Sayfa |/|Sonraki Sayfa>>

Arkadaşına Gönder!

    Sihirli Yazılar

    Son Yazılar

    Kategoriler

    Bağlantılar

    GetRank - Webmaster and Seo Tools