Ege'de yaşanmış ilginç olaylar (6. bölüm)
Şeref Üsküp'ten edindiğim bilgilere dayanarak Ege'de yaşanmış ilginç olayları aktarmaya devam ediyorum. Bu arada Ege Bölgesi, İzmir ve efelik kültürü hakkında geniş bilgi edinmek isteyenlerin, bunları kendisinin kitaplarında bulabileceklerini bir kez daha hatırlatmak istiyorum.
"Arslanlar" köyü, az kalsın "Fareler" köyü olacaktı!

Eski İzmir Valisi Kazım Dirik Paşa, Atatürk'ün yakın arkadaşları arasında yer alıyordu (en sağda)
Atatürk'ün yakın arkadaşı Kazım Dirik Paşa, İzmir valiliği yaptığı dönemde, kente çok şey kazandırdı. Her köye okul, yol, köprü yapmak ve su getirmek için gece gündüz demeden çalıştı; haftanın dört günü köy köy, kasaba kasaba dolaştı. Ancak bütün işlerin vilayetin dar bütçesiyle yapılması mümkün olmadığından, genellikle halk imece usulü çalışarak yardım ederdi.
Kazım Dirik Paşa'nın yolu bir gün İzmir'in Torbalı ilçesine bağlı Arslanlar köyüne düştü. Paşa'yı kahvede ayranlar ikram ederek ağırlayan köylüler, kendisinden köye bir okul yaptırmasını istediler. Zaten her köye bir okul yaptırmayı amaçlayan Paşa, bu isteği çok olumlu karşıladı ve köylülere "Malzemeyi hemen göndereceğim. Siz mevcut plana göre temelleri kazmaya başlayın. Ben 15 gün sonra tekrar geleceğim" dedi.
Dedi demesine de, 15 gün sonra geldiğinde köylülerin temelleri kazmak şöyle dursun, işe başlamamış olduklarını gördü. Özür dileyen muhtara bir şans daha verdi. Yine 15 gün sonra geleceğini, malzemenin de yolda olduğunu söyledi.
Ama ne fayda! O dönemde tütün kırımı ile meşgul olan Arslanlar köyü halkı, imece usulü ile okul yapımına bir türlü zaman ayıramadı. Paşa, 15 gün sonra köye gelip de yine işe başlanmamış olduğunu görünce doğal olarak küplere bindi! Köylüleri inşaat yerine toplayarak şöyle dedi:
---- Benden okul istediniz. Kabul ettim, malzeme gönderdim. Ama sizde hiçbir çaba yok. Son kez olarak sizlere bir şans daha vereceğim. Okulların açılmasına 3 ay kaldı. Bu 3 ay zarfında okulu bitireceksiniz; gelip açılışı yapacağım, çocuklarımız okula başlayacak. Yine yapmaz ya da geciktirirseniz, "Arslanlar" olan köyünüzün adını "Fareler" olarak değiştirerek sizi cezalandıracağım.
Paşa, dediğini yapan bir adamdı. Bu işin şakası olmazdı yani. Kim "arslan" yerine "fare" diye anılmak ister ki? Köylüler, bu sözleri ciddiye alarak telaşa kapıldılar. Var güçleriyle çalışarak 3 ay içinde okulu bitirdiler! Paşa da gelip açılışı yaptı. Demek ki neymiş; isteyince bal gibi de oluyormuş, herşeye zaman bulunabiliyormuş.
Türkiye'nin ilk gece futbol maçı, İzmir-Ödemiş'in Adagüme köyünde, otomobil farlarıyla aydınlatılan sahada oynandı

Dönemin İzmir Valisi Kazım Dirik, Karşıyaka takımının bir Macar takımıyla yaptığı maçı seyrederken (soldan üçüncü - 4 Temmuz 1930)
Meşhur İzmir valimiz Kazım Dirik Paşa'yla ilgili bir ilginç olay daha... Tek partili dönemin geniş yetkili valisi olarak yalnızca yol, okul, köprü, suya değil, spora da çok önem veriyordu Kazım Paşa. Daima gençleri spor yapmaya teşvik etti. Zamanın modası golf pantolonu, spor ceketi, kasketini giyerek 1927 model Ford marka makam arabasına atladığı gibi Ege'nin en uzak köylerine bile denetime giderdi.
1935 yılı Ekim ayında Ödemiş ve köylerini içeren 3 günlük bir denetim gezisine çıktı. Ödemiş'in Adagüme ve Bademye köyleri arasında iddialı bir futbol maçı oynanacaktı. Maç saat 16.00'da, Adagüme köyündeki bir çayırda yapılacak; Paşa da maçı seyredecekti. 3 arabalık bir konvoyla yola çıktı. Ama yol üzerindeki köylere de uğrayan Paşa, zamanında Adagüme'ye varamadı. Vardığında da geç olmuş, güneşin batmasına az bir zaman kalmıştı.
Herşeye rağmen, Paşa'nın talimatıyla maç başladı. Sonlara doğru hava iyice kararmaya başladı. İşte o anda, yine Paşa'nın emriyle, maç sahasının 3 köşesine çekilen 3 otomobilin farları ve yan projektörleri sahaya çevrilip yakıldı! Böylece saha yeterince aydınlatılmış oldu. Türkiye'nin ilk gece maçı, işte bu koşullar altında gerçekleştirildi!..
Yağmur değil adeta "para yağmuru"! 
Antik para
Egeli üreticiler, mevsiminde ve zamanında yağan yağmura sevinerek "Gökten altın yağıyor" diye bayram yaparlar, değil mi? Antik bölgelerde yaşayanlar ise hem bereketli mahsul için hem de toplayacakları antik paralar için sevindiklerinden çifte bayram yaparlardı. Gökten asıl onlar için altın yağardı desek yanlış olmaz.
Birkaç gün süren sağanak yağmurdan sonra, bazı bölgelerde eski para toplamaya çıkarlardı. Yağan yağmur toprakların bir kısmının akıp gitmesine neden olurken, ağır ve yağmur sularıyla akıp gitmeyen, yüzeye yakın antik paralar gün ışığına çıkarak kolayca toplanırlardı. Genellikle altın, gümüş sikkeler toplanırken, "mangır" denen diğer madenlerden yapılmış paralar önemsenmez, oynamaları için çocuklara verilirdi. Hemen her yağmurdan sonra para toplamaya koşan kimseler vardı ki bunlara "defineci" denirdi. 
Ege'de yağmur sonrası eski para toplamaya çıkma adeti, bazı bölgelerde hala sürüyor. Yalnız artık, "mangır"lar da değerli oldu. Hatta altından da daha değerli. Ancak 1983'de çıkan "Tarih ve Kültür Varlıklarını Koruma Kanunu" ile koruma altına alınmış antik paraları bu şekilde toplamanın yasal olmadığını hatırlatmak istiyorum. Para yağmuru, ceza yağmuruna dönüşmesin sonra... Lütfen dikkat diyorum "defineci"lere. Konuyla ilgili olarak müze yetkililerinden bilgi almayı ihmal etmeyin.
Altay'ın eski başkanı Rıdvan Burteçini, savaşta kurtarıldığına sevinemedi 

Rıdvan Burteçin'i 2000 yılında, 74 yaşında iken kaybettik
Uzun yıllar boyunca Altay'da yöneticilik yapmış, "lejyoner "işadamı Rıdvan Burteçin, Altay için büyük paralar harcamaktan kaçınmadı. "Yahu biraz da bize" diye kendisine takılan Şeref Üsküp'e ise "Altay'da param kalmaz ama senden geri alacağım şüphelidir" diye karşılık verirdi hep. Aralarında tatlı bir dostluk vardı. Ama Burteçin'in Fransız Lejyonu'na yazılıp savaşmak üzere Hindiçini'ye gitmesine, Şeref Üsküp bir türlü akıl sır erdiremedi.
Hindiçini'de, Fransızlar'ın safında Vietnamlılar'a karşı savaşırken, işe Çinliler de karışınca, durum daha da tehlikeli bir hal aldı. Burteçin, ayağından yaralanarak Çinliler'e esir düştü. Öldürülmeyi beklerken bayıldı. Ayıldığında bir de ne görsün! Çinliler, yarasını sarmışlar, yiyecek veriyor, kendisine iyi davranıyorlar!
Ama savaş bu... Ertesi gün Fransızlar o siperleri geri alarak esirleri kurtardılar. Tabii Rıdvan Burteçin'i de... Doğal olarak çok sevinmesi gerekirdi değil mi? Ancak sevinemedi. Zira Fransızlar, Burteçin'i tedavi eden, aç bırakmayan Çinli askerleri öldürdüler.
Empati yapar, kendimizi Burteçin'in yerine koyarsak, neler hissettiğini kolayca anlayabiliriz. Kim olursa olsun, savaşta bize bakan, iyi davranan, yiyecek veren insanların gözümüzün önünde öldürüldüklerine tanık oluyoruz. Zor bir durum, öyle değil mi? Bu buruk "kurtarılış"tan, Burteçin'e iki şey kaldı: 1. Fransız Hükümeti'nin verdiği "legion d'honneur" (lejyon donör) üstün hizmet nişanı 2. Çinliler'e karşı duyduğu sevgi... Bu olay, ister istemez bana günümüzün Çinliler'ini ve onların Uygur Türkleri'yle olan "sevgi dolu" (!?) ilişkilerini çağrıştırdı. Nerdeeen nereyeeee!..
30/9/2009 | Kategori:EGE'DE ILGINC OLAYLAR| (18) Yorum yaz! Bağlantı
<<Önceki Sayfa |/|Sonraki Sayfa>>