Ege'de yaşanmış ilginç olaylar (5. bölüm)
Şeref Üsküp'ten öğrendiklerime dayanarak, Ege'de yaşanmış ilginç olayları sizlerle paylaşmaya devam ediyorum. Ege Bölgesi, İzmir ve efelik kültürü hakkında geniş bilgiyi kendisinin kitaplarında bulabilirsiniz.
Evliya Çelebi "Şefaat Ya Resulallah!" diyeceğine "Seyahat Ya Resulallah!" derse...

Evliya Çelebi, gezdiği yerleri çekici üslubuyla ünlü "Seyahatname"sinde anlatır
Ünlü seyyahımız Evliya Çelebi'nin gençliğinde gezmediği yer, katılmadığı savaş kalmamıştı. 17. yüzyılda bütün Osmanlı İmparatorluğu'nu ve komşularını gezdi ve gördüklerini ünlü "Seyahatname"sinde, biraz da "hayal gücü ve mübalağa" katarak tatlı tatlı anlattı. Aslında bunu doğal karşılamak gerekir. Zira çoğu yazar, yazdığı gerçekleri bir parça hayal gücü ile süsler ki okuyuculara daha ilgi çekici gelsin. Aksi takdirde kupkuru gerçekleri okumak, kimseye fazla bir tat vermez diye düşünüyorum. Her neyse... Demek istediğim şu ki Evliya Çelebi'nin yazdıkları arasında hangi bölümlerin tamamen gerçek, hangi bölümlerin ise mübalağa-espri olduğunu kesin olarak bilemeyiz. Bu nedenle, Evliya Çelebi'nin başından geçenleri, yine onun bakış açısıyla verelim gitsin en iyisi...
Yaşı iyice ilerleyen Evliya Çelebi'nin gördüğü rüyalar da oldukça enteresanmış. Örneğin gençliğinde bir gece rüyasında Peygamber Efendimiz'i (S.A.V.) görür. Hemen ayaklarına kapanarak şefaat istemeye yeltenir ama dili sürçer, "şefaat" diyeceğine "seyahat" deyiverir! Düşünün ki "Şefaat Ya Resulallah!" diyeceğine "Seyahat Ya Resulallah!" demiş bulunur! Bu olaydan sonra Evliya Çelebi hep şöyle düşünür: "Allah'tan, peygamberimiz aracılığıyla bağışlanmamı isteyeceğime yanlışlıkla seyahat etmeyi istemiş oldum ve duam kabul oldu. İşte bu yüzden bütün ömrüm seyahatle geçiyor." !!!
Yaşlılık yıllarında ise hacca gitmek üzere İstanbul'da hazırlık yaparken, rüyasında babasını görür bu kez. Rüyada babası, Evliya Çelebi'nin kulağını çekerek ensesine okkalı bir pehlivan tokadı yapıştırarak "Hac görevini gemi ile yap! Tanrı yardımcın olsun!" der. Gördüğü bu rüyayı da önemseyen Evliya Çelebi, hacca deniz yoluyla gitmeye karar verir. Bindiği gemi Marmara'yı, Çanakkale Boğazı'nı geçerek Ege Denizi'nde seyrederken, adalar arasında geyiklerin yüzdüğüne tanık olur. Ancak bu güzel seyahat, Sisam adası civarında uğradıkları korsan saldırısı yüzünden bozulur ve Sığacık limanına sığınmak durumunda kalırlar...
... Evliya Çelebi'nin rüyaları pek de hayra alamet değildi galiba!..
O dönemde, Ege ormanlarında "Akdeniz Parsı" diye adlandırılan, bugün "kaplan" dediğimiz hayvanlardan çok fazla sayıda vardır. Bir gece Evliya Çelebi ve arkadaşları dağda gezinirken, karşılarına yakaladığı mandanın ciğerini sökmekle meşgul bir kaplan çıkar. Mandanın işini bitiren kaplan, bu kez de Çelebi'nin grubuna yönelir ama adamların tüfekle ateş açmaları sonucu kaçar. O sırada gök gürlemesi gibi bir ses duyarlar. Bir de bakarlar ki kaçan pars, bu kez de başka bir parsla boğuşuyor. İki parsın boğuşması, birbirlerini öldürmeleriyle sonuçlanınca, Çelebi'ye bu parsların derilerini yüzüp almak kalır!.. 
Bir başka olur İzmir'in yangınları! 
1922'de Yunanlılar'ın İzmir'den kaçarken çıkardıkları tarihi yangın
Eskiden İzmir'de çıkan yangınlar, afili delikanlılar tarafından bağırıp çağırarak etrafa haber verilirdi. "Yaaannggıııın çıııktıııı! Yaaaangııın vaaar!" şeklinde!.. İzmir'in eski belediye başkanlarından Cahit Günay'ın babası İbrahim Bey ise eski itfaiye kumandanı olarak şehre sembol olmuş bir kişiydi. Mesleğine son derece aşık olup yangın yerlerine geliş ve gidişlerinde halktan alkış toplamasıyla ünlüydü. Evet, alkış! Öyle ki bazen halk yangını bile unutup, İbrahim Bey'in açıklamalarını dinlemeye kaptırırdı kendini!
İbrahim Bey, kendi köyünden seçip getirttiği itfaiye erlerine baba şefkati gösterirdi hep. Ama aynı zamanda askeri disiplin de uygulardı! 30 yıl boyunca İzmir itfaiyesinin başında bulunan İbrahim Bey'in şansı yardım etmiş olmalı ki o dönemde çok büyük yangın felaketleri yaşanmadı. İbrahim Bey'in adı belleklerde "alkış toplayan itfaiye kumandanı" olarak kaldı. 
Gelir arayışındaki Osmanlı, Ege'deki "sülük"lerden bile medet umdu! 
Bugün de ABD, Kanada, Macaristan, Almanya ve İsrail'e sülük ihraç ediyoruz
1843 yılında, Padişah Abdülmecit'in fermanı üzerine; Saruhan (Manisa), Aydın, Menteşe (Muğla) ve İzmir civarındaki göl ve dere yataklarında bulunan sülüklerin toplama hakkı bir İngiliz firmasına bir yıllığına satıldı. Ve bunun karşılığında 50.000 kuruş alındı.
O devirde 1 adet inek 130 kuruş, 8 dönüm bağ 400 kuruş, güzel bir cariye 1200 kuruş, oturulabilir bir ev 200 kuruş ediyordu. ---- Bu arada, güzel bir cariyenin tam 6 adet ev değerinde olmasına ne demeli bilmem ki!---- Yani 50.000 kuruş, yaklaşık 385 adet inek anlamına geliyordu. Bu kadar bir para, koskoca Osmanlı İmparatorluğu'nun hangi derdine deva olabilecekti ki? Batı'dan yeni yeni borç almaya başlamış olan Osmanlı, gelir arayışı içinde çırpınıyor ve Ege'deki sülüklerden bile medet umuyordu!
Kaldı ki sülük toplama işinin İngilizler'e verilmesi, sülüklerin Avrupa'ya satılması anlamına geliyordu. Avrupa, oldukça zahmetli olan bu sülük işini göze almıştı. Demek ki o dönemde Avrupa umudunu Ege'nin bu kan emici hayvancıklarına, Osmanlı ise "sinekten yağ çıkarırcasına" gelecek 50.000 kuruşa bağlamıştı! 
150 yıl önce Ödemiş'te leylekler için vakıf kuruldu
Ödemişli Hacı Mustafa, hayvanlar için vakıf kuran ilk kişi olarak tarihe geçti
Bildiğimiz gibi, kelaynaklar gibi nesli tükenmekte olan hayvanlar için çeşitli vakıflar kuruldu. Ancak hayvan sevgisi uğruna vakıf kurma işinin öncüsü Ödemişli Hacı Mustafa adlı bir kişiydi. Ödemiş'te kalan leyleklerle ilgili bir vakıf kurmuştu. Yüreği hayvan sevgisiyle dolu olan Hacı Mustafa ve arkadaşları; göç edemeyen, yaralı, hasta leylekleri toplayarak vakıf binasında bakıyor, tedavi ediyorlardı. Kış geçip de ilkbaharda diğer leyleklerin dönüşüne kadar, hasta leylekleri burada barındırıyorlardı.
17/9/2009 | Kategori:EGE'DE ILGINC OLAYLAR| (14) Yorum yaz! Bağlantı
<<Önceki Sayfa |/|Sonraki Sayfa>>