Çılgın projeler: İnsan klonlama ve ebedi gençlik


Klonlamanın bilimsel bir gerçek mi yoksa Tanrı'nın işine karışmak mı olduğu tartışmaları daha uzun yıllar süreceğe benziyor.
Yakın bir geçmişe kadar, ABD'deki Massachusetts Üniversitesi'nde insanın hayallerini zorlayacak türden çalışmalar yürütülüyordu. NASA'nın büyük desteğini gören bu araştırmaların en ütopik olanı ise insanın fabrikada üretilebilecek hale getirilmesi projesiydi.
İnsan bedeninin fabrikasyon hale getirilebileceğini iddia eden bu araştırmaların temeli, plastik polimer zincirinin canlı doku hücrelerinin içine yerleştirilmesine dayanıyordu. Plastiği yiyerek bölünmeye başlayan bu hücreler, gelişip bir organ haline dönüşünceye kadar mekanik polimer besini kullanacak, daha sonra ise doğal ortamlarına dönüş yapacaklardı.
Aynı üniversitenin Kimya Mühendisliği bölümünde yürütülen çalışmalardan birisi de yapay ana rahmi oluşturulmasını öngörüyordu. Buna göre bebekler ana rahminde büyümek zorunda kalmayacaklar, böylece anneler doğum sancısı veya ölüm tehlikesi atlatmadan bebek sahibi olabileceklerdi. Kürtaj ise tarihe karışacaktı.
Bilindiği gibi bu tür genetik çalışmalara "klonlama" deniyor. Temelde klonlama, herhangi bir şeyin aynısının kopyalanması anlamına geliyor. Genetikte klonlama deyince, DNA'nın bir bölümünün, genellikle de bir genin kopyasını oluşturmak için kullanılan yöntemler akla geliyor. "Klon" ise tek bir bireyden eşeysiz üreme yoluyla üretilmiş, genetik yapısı birbiriyle tamamen aynı olan canlı topluluğu anlamına gelen bir terim. Klonlamada genellikle "çekirdek transferi yöntemi" kullanılıyor. Bu yöntemde önce bir canlıdan yumurta hücresi alınır ve çıkartılır; daha sonra yine aynı canlıdan ya da aynı türdeki başka bir canlıdan alınan herhangi bir vücut hücresi çekirdeği, laboratuvar ortamında bu yumurta hücresine naklediliyor. Nakil başarılı olursa, bu yeni hücreye hafif bir elektrik şoku verilmek suretiyle hücre bölünmeye zorlanıyor. Bir kez bölünen hücre bölünmeye devam ediyor. Bu aşamadan sonra, anne rahmine yerleştirilen embriyonun doğması bekleniyor. Sonuç olarak, genetik bilgiler yani DNA çekirdekte saklandığından doğan yeni birey, hücre çekirdeği kullanılan bireyle aynı genetik özelliklere sahip olacaktır.
İlk kez 5 Temmuz 1997'de, yaşlı bir koyundan alınan gövde hücreleri ile "Dolly" adı verilen bir kuzu klonlandı. İskoçya-Edinburgh'daki Roslin Enstitüsü'nde Ian Wilmut ve ekibi tarafından gerçekleştirilen bu klonlama sayesinde dünyaya gelen Dolly, 6 yaşına kadar yaşamayı ve yavrular doğurmayı başardı. Gerçi bu başarı hiç de kolay elde edilmemişti. Zira deneyde 277 adet yumurta hücresi kullanılmış, bunların yalnızca 29'u bölünme aşamasını tamamlayabilmiş, bu yumurtaların rahimlerine yerleştirildiği koyunların 13'ü gebe kalabilmiş ve üstelik bunlardan da sadece 1 tanesi canlı doğum yapabilmişti. İşte sözkonusu canlı doğum da Dolly idi. Yine de bu önemli bir başarıydı kuşkusuz. Ancak hala bazı önemli sorunlar vardı: Asıl amaç hastalıkları tedavi etmek olduğu halde, Dolly normalden çok daha kilolu ve yaşlı görünüşlü bir kuzuydu. Üstelik normal koyunlar 10-20 yıl kadar yaşadıkları halde Dolly'nin ömrü çok daha kısa olmuştu. Bu da akla şu soruyu getiriyordu: Klonlama mı yoksa hücrenin yaşlı bir koyundan alınmış olması mı Dolly'nin ömrünü kısaltmıştı?
Bilim adamları, klonlanan hayvanlarda yavaş gelişme, kalp sorunları ve zayıf bağışıklık sistemi görüldüğünü belirttiler. Bu nedenle, insan klonlamada büyük sorunlar çıkacağından endişe etmeye başladılar. Zira belki de klonlanan insanlar zayıf bağışıklık sistemi veya eksik organlarla doğacaklardı. Dolayısıyla insan klonlamanın etnik ve dini boyutu ciddi şekilde tartışılmaya başlandı. Bazı bilim adamları insan klonlamanın çok büyük bir devrim, önemli bir gelişme olduğunu ileri sürerlerken, bazıları da Tanrı'nın işine karışmanın, Tanrı rolüne soyunmanın yersiz ve tehlikeli oluşundan söz ettiler. Ve nihayet ABD'de 1998'de, Clinton yönetimi sırasında yasaklandı. Bugün için insan klonlama Avrupa'nın da birçok ülkesinde yasak. Ancak Dolly'nin doğumundan sonra, bütün yasaklara rağmen, bazı bilim adamları tarafından insan klonlama çalışmaları sürdürüldü ve 26 Kasım 2001'de Advanced Cell Technology (ACT) adlı firmadan ilk klonlanmış insan embriyosu haberi geldi. Bu deneyde 19 yumurta hücresi kullanılmış, bunların ancak 3'ü bölünme aşamasına gelebilmiş ve bunların 2'si 4, 1'i de 6 hücre oluşturduktan sonra ölmüştü. Henüz ortada büyük bir başarı olmasa da bu açıklama elbette büyük ses getirdi. Klonlama çalışmalarına devam etmek konusunda ısrarlı olan bilim adamları, bu çalışmaları dünyaya yeni bireyler getirmek için değil de sadece tedavi amaçlı kök hücreleri üretmek için sürdürdüklerini öne sürüyorlar. Ancak kök hücre elde etmek için embriyonun öldürülmesi gerekiyor ki bu da ahlaki açıdan ne derece doğru?
Klonlama sözkonusu olduğunda akla birçok soru geliyor. Örneğin,
* Onaylarını dahi almadan cinsleri araştırma deneği yapmaya, onların doğal genetik miraslarını değiştirmeye hakkımız var mı?
* Gelişmiş ülkelerde yasaklanan klonlama çalışmalarının geri kalmış ülkelerde sürdürülmesi, bilimi emperyalizmin hizmetine sunmaz mı?
* Doğacak çocuğun cinsiyetini seçmek suretiyle üremeye müdahale etmek, doğadaki erkek-dişi dengesini bozmak nereye kadar doğru?
* Klonlama yüzünden genetik çeşitliliğin önlenmesi sorun yaratmaz mı?
* Kopyalama çalışmalarını neden özellikle ilaç ve hayvancılık sektörleri finanse ediyor?
Ebedi gençlik ve 130 yıllık ömür
Yaşlanmak, hemen hemen her insanın korkulu kabusu. Gençlik aşıları, botoks, estetik cerrahiyle gerdirilen ciltler, cinsel gücü arttırıcı ilaçlar hep bu kabusun parçaları değil mi?
Bilim adamları, yakın bir gelecekte yaşlanmak gibi bir problemin kalmayacağını önemle vurguluyorlar. Yaşlı bir insandan alınacak deri hücresiyle genç ve diri bir deri oluşturmanın insanları gençleştirebileceği açıklandıktan sonra, en çok merak edilen konu bu oldu. Ayrıca ABD'nin Palm Springs şehrinde (California), Dr. Edmund Chein, hormon takviyesiyle yaşlanmayı geciktirerek 130 yıllık bir ömür vaadediyor. "Total Hormone Replacement Therapy" adı verilen bu tedavi yönteminde, hastalara HGH büyüme hormonu da dahil olmak üzere 9 hormondan oluşan bir kokteyl enjekte ediliyor. Bunun sonucunda hastalarda hem gençleşme hem de cinsel performansta artış görüldüğü öne sürülüyor. Ancak Dr. Chein'in bu hormon takviyesi yöntemi, kansere davetiye çıkarması bakımından düşündürücü. Zira büyüme hormonunun fazlası kansere neden olabiliyor. Bunun yanısıra östrojen fazlası kadınlarda mem kanseri riskini arttırdığı gibi testosteron fazlasının erkeklerde prostat kanserine yol açabileceği biliniyor.
İspanya Madrid'de Ulusal Kanser Araştırma Merkezi'nden Maria Blasco başkanlığında bir ekip de bu konuda çalışma yaptı. Laboratuvar farelerinin vücutlarında doğal olarak bulunan "telomeraz" enzimini 10 kat arttırdıklarında, ömürlerinin % 50 uzadığını gördüler. Buna göre , insan vücudundaki telomeraz enzimini de bir miktar arttırarak aynı sonuca ulaşabileceklerini düşündüler. Ancak yine iki önemli sorun vardı:
1. İnsan ömrünü uzatmak asla fare ömrünü uzatmak kadar kolay olamazdı.
2. Vücuttaki telomeraz düzeyini arttırmak da tıpkı hormon düzeyini arttırmak gibi kansere davetiye çıkarabilirdi.
Bu tür tedavileri uygulatmak mümkün olsa bile çok pahalı olacak kuşkusuz. Şahsen ben çok fazla param olsaydı da hormon ya da telomeraz takviyesi konusuna sıcak bakmazdım. 130 yıl yaşamak ama nasıl? Dinç ve sağlıklı bir şekilde mi yoksa elden ayaktan düşmüş, başkalarına muhtaç, acılar içinde mi? Önemli olan uzun yaşamaktan çok kaliteli yaşamak olsa gerek...
(Yeni Asır Araştırma Servisi, Ağustos 1996, "Genetik Mucizeleri")
Not: Bütün bilgiler güncellenmiştir.
10/3/2009 | Kategori:GENETIK MUCIZELERI (MIRACLES OF GENETICS)| (2) Yorum yaz! Bağlantı
<<Önceki Sayfa |/|Sonraki Sayfa>>