Balık sofrasında aç açına röportaj

Yemek yerine iftira yiyince hazmı zor oluyor
Ekim 1997... Şu an CHP İzmir Milletvekilimiz olan Bülent Baratalı, o dönemde İzmir'in ilçesi Urla'da 21 yıldır hiç seçim kaybetmeyen belediye başkanı... Gazetem, 21 yıldır sürekli belediye başkanı seçilmesinin nedenlerini merak ediyor ve bunu "Başkanlıkta 21 Yıl" adlı bir haftalık yazı dizisi haline getirmeye karar veriyor; bu görevi de bana veriyor.
Müdürüm Ş. Bey ile sabah saat 11.30'da Urla'ya gitmek üzere yola çıkıyoruz. Gazetemizde sabah 11.00 - 15.00 arası öğle yemeği veriliyor. Ama henüz çok erken olduğu için ve de en geç 3 saat içinde geri döneceğimizi sandığımdan yemek yemiyorum. "Döndükten sonra yerim" diye düşünüyorum. Ş. Bey ise "Ne olur ne olmaz" diyerek sabahın o saatinde öğle yemeği yiyor ve nihayet yola koyuluyoruz.
Urla'ya vardığımızda saat 13.00 civarı. Bülent Baratalı, kalabalık bir grupla beraber bir balık restoranında yemek yiyor. Mecburen biz de restorana girip masalarına oturuyoruz. Bülent Bey, bize de yemek ısmarlamak istiyor doğal olarak. Ş. Bey, hemen "Biz yemek işini çoktan gazetede hallettik. Hiçbirşey yemeyiz" diyor. Ben de gülümseyerek onaylıyorum tabii ama gel gör ki yavaş yavaş acıkmaya başlamış durumdayım. Sürekli su içerek midemi şişirmeye çalışıyorum. Sabahın 7'sinden beri hiçbirşey geçmemiş boğazımdan ya, masadaki kuru ekmek bile gözüme çok cazip görünmeye başlıyor artık. Hani bir dilim kuru ekmek atabilsem ağzıma o bile yetecek bana ama nasıl atarsın? "Hani siz toktunuz?" deyip balık ısmarlamaya kalkışmazlar mı sonra! Hem kendim utanırım hem de müdürümü utandırırım. Onun için sadece su içerek söyleşiyi sürdürüyorum. "Neyse, nasıl olsa birazdan kalkacağız. 1-2 saat sonra İzmir'deyiz" diye kendimi avutuyorum.
Ama o da ne!.. Ş. Bey, "İzninizle ben İzmir'e dönüyorum. B. Hanım röportaja devam edecek" demez mi, deyip de beni orada bırakıp gitmez mi!.. Anlaşıldı, akşama kadar burdayım. Masadan kalkıp hep birlikte hem Urla'yı dolaşıyor hem de röportajı sürdürüyoruz. Hiç olmazsa şu büfeden bir sandviç alsam... Ama 'Demek ki siz tok değildiniz' derler, karizmayı çizdirmeyelim şimdi. Yok, hayır, en iyisi İzmir'e dönesiye kadar sabretmek...
Saatler geçiyor, akşam üzeri İzmir'e dönüyorum. Artık açlık duygumu çoktan kaybetmişim. Canım hiçbirşey yemek istemiyor bile. Ne gariptir, acaba Allah'ın aç insanlara bir hikmeti midir bu? Bir süre sonra açlık duymamaya başlıyorsun. Afrika'daki açlar böyle mi dayanıyorlar açlığa? Bunları düşünüyorum...
Ertesi sabah Baratalı'nın hanımı beni evlerine kahvaltıya çağırıyor. Hem kahvaltı hem röportajın devamı gibi. Gidiyorum. Deniz manzaralı çok güzel bir evleri var. Özenle ağırlıyor beni. Yardımcısı olmasına karşın, kendi elleriyle katmer açmış; mükellef bir kahvaltı sofrası hazırlamış. "Ben zaten hiç yalnız kahvaltı etmem ki. Evde yalnız bile olsam en azından yoldan geçen birilerini çağırırım, beraber kahvaltı ederiz" diyor. Zarif, görgülü, nazik, maharetli, her zaman eşine destek, kısacası dört dörtlük bir hanımefendi olduğunu düşünüyorum içimden. Restoranda hiçbirşey yememiştim ama evde "kahvaltı ediyorum"... 3 çocukları var. O zamanlar hukuk öğrencisi olan oğulları Yusuf Baratalı ile de tanışıyorum. Yine Urla'yı dolaşıyoruz hep birlikte. Bülent Baratalı'yı bir de ailesinden dinliyorum... 
Yazı dizisi yayına giriyor. Özellikle Bülent Baratalı'nın sevenlerinden bir sürü telefon alıyorum. Aslında kimse yazı dizimin kalitesiyle falan ilgilenmiyor, onların umurunda olan tek şey Bataralı hakkında ne yazdığım. Çok sayıda seveni var, arayıp tebrik ediyorlar. Ama bir gün... Bir kadın arıyor:
--- B. Hanım?
--- Buyrun.
--- Siz nasıl olur da o adamı öven yazılar yazarsınız!!! Onlar ailece mafya! Astıkları astık, kestikleri kestik! Herkes onlardan korkuyor.
--- Mafya mı? O sizin şahsi görüşünüz. Urlalılar ona silah zoruyla mı oy veriyorlar? Demek ki çok sayıda seveni de var. Ayrıca yanlış düşünüyorsunuz hanımefendi. Bu, tarafsız bir yazı dizisi. Biz kimseyi övmüyoruz. Sadece 21 yıldır sürekli seçilmesinin nedenlerini........
--- Daha nasıl öveceksiniz! Basbayağı övüyorsunuz işte!
--- Öyleyse size de söz hakkı vereyim. İsminizi açıklayın. Sizin de görüşünüzü ekleyeyim yazı dizisine.
--- Mafya diyorum yahu anlamıyor musunuz!!! Nasıl vereyim ismimi!
--- İsminizi verip açıklama yapmazsanız, benim de yapabileceğim birşey kalmıyor ama.
--- Tabii lüp lüp yediniz restoranda balıkları! Yazarsınız şimdi böyle! Herkes restorana girdiğinizi gördü!
O ana kadar gayet sakinim de bu sözleri duyduktan sonra sinirden elim ayağım titremeye başlıyor. Gerçeği anlatsam inanmayacak nasıl olsa; boşuna nefes tüketmeyeyim bari. Terbiyeli davranmayı falan bir kenara bırakıp çat diye kapatıyorum telefonu kadının yüzüne. 5 dakika kendime gelemiyorum. Sonra aşağı inerek Ş. Bey'e olanları anlatıyorum. "Bütün gün aç kaldığım halde, balık rüşveti karşılığında yazı hazırlamakla suçlandım" diyorum. O da ne!!! Ş. Bey'i bir gülme tutuyor ki sormayın gitsin. "Ne sandın, siyasi yazı yazmak çok zordur kızım" diyor. "Oooooo, daha çok iftira yiyeceksin, çok da tepki alacaksın. Alıştır kendini!"...
Evet, doğru. Gazetecilik zor iş; siyasi yazı yazmak daha da zor iş. Suya sabuna dokunmayan yazılar canınızı sıkmaz. Ama hele bir suya sabuna dokunmaya kalkın, ateş hattında bulursunuz kendinizi...
21/4/2009 | Kategori:ANILAR| (5) Yorum yaz! Bağlantı
<<Önceki Sayfa |/|Sonraki Sayfa>>