Sihirli Yazılar
-

23/7/2009 · Kategori: GUNDEM

Mehmet Kanbur ve "son mektup"tan yansıyanlar

Image Hosted by ImageShack.us

12 Eylül sonrası, "Üçüncü Yol Davası"nda yargılanarak idam cezasına çarptırılan ve 29 Ocak 1983'te idam edilen Mehmet Kanbur'un son mektubu, 26 yıl sonra nihayet ailesine ulaştırılmış!  Eşi Zeynep, "Değerli Karıcığım" diye başlayan mektubu çok geç de olsa almaktan dolayı memnun olmuş ama o kadar uzun zamandır bekliyormuş ki neden bu kadar geciktiğini sormuş...

Şimdi biraz empati yapalım. Düşünün ki 10 dakika içinde hayatına son verilecek bir kişisiniz. Bu dünyada yaşayacak sadece ve sadece 10 dakika kadar bir ömrünüz kalmış ve  bunu çok iyi biliyorsunuz. Size son arzunuz sorulmuş olsa mutlaka ailenizi görmek isteyeceksiniz ama sormuyorlar. Eşiniz ve çocuğunuzla son kez görüşmeyi size çok görüyorlar.  Yalnızca "son bir mektup" yazmanıza izin veriyorlar ama ne yazık ki onu da ailenize ulaştırmıyor, tam 26 yıl devlet sırrı gibi saklıyorlar. Aileniz sizi idamdan önce son bir kez görme şansına sahip olamadığı gibi kaleminizden çıkmış son satırları okuma  şansına da sahip olamıyor.  

Devrimci 78'liler Federasyonu, Adapazarı'nın Akyazı ilçesinde çıkan çatışmada yakalanan 4 devrimciden (Ramazan Yukarıgöz, Ömer Yazgan, Erdoğan Yazgan ve Mehmet Kanbur) Ramazan Yukarıgöz ve Ömer Yazgan'ın son mektuplarını daha önce ailelerine ulaştırmıştı. Mehmet Kanbur'un mektubunun da ulaştırılmasıyla birlikte 3 devrimcinin ailelerinin yüreğine bir parça olsun su serpilmiş oldu. Federesyon, Erdoğan Yazgan'ın mektubu için ise temasları sürdürüyor.    

"Beni hayat devrimci yaptı"

Mehmet Kanbur'un,  eşine yazdığı daha önceki bir mektupta şu satırlar göze çarpıyor:

"Beni hayat devrimci yaptı. Her zaman devrimci öğretiler doğrultusunda, kendi felsefe anlayışım olan bilimsel sosyalizmden ayrılmadan, arkadaş ve halkıma ihanet etmeden, halkımın mutluluğu için savaştım. Bu savş sürecinde, devrimci onurumdan asla taviz vermeden, yılmadan, usanmadan bu görevi en iyi şekilde yerine getirmeye çalıştım. (...)
Bizi ne işkenceler, ne zindanlar, ne de idam sehpaları asla yıldıramayacaklar. Bugün bizi idam edenlerden, tarih mutlaka ama mutlaka hesap soracaktır.
Sizlerde duygusallığa kapılarak, gözyaşları döküp düşmanlarımızın kahkaha atmasına kesinlikle müdahale etmeyin. Biz ölümlerin en şereflisini, en onurlusunu seçtik. (...)
Nihai hedefin mutlaka ama mutlaka bizim olacağı inancıyla mektubumu bitiriyorum.
Kucak dolusu selamlarımı yollar, kucaklar, gözlerinden öperim. Murat’ı kucaklar gözlerinden öperim. Abimin, yengemin ellerinden, Erol’un gözlerinden öperim. Tüm akrabalarıma ayrı ayrı selamlar."

Veeee gelelim eşine ulaştırılan son mektuba... 10 dakika ömrünüz kalsa, neler yazarsınız ailenize hitaben? Bütün bir ömrü, yaşanmışlığı, 10 dakika içine sığdırmak mümkün müdür? Ya bütün duyguları, düşünceleri, fikirleri 10 dakika içinde ifade etmek?..  10 dakika süre tanınmış bir sınava girmişsiniz gibi. "Sınav başladı... Süre bitti, tamam. Bırakın kalemleri"... Nasıl da zor! Ya ifade edemediğin birşeyler kalırsa!.. Gidiyorsun yani, daha ötesi var mı! Bir daha onlara hiçbirşey söyleme şansın olmayacak. Karını ve henüz 9 yaşındaki oğlunu bırakıp gidiyorsun işte. Çocuğunu babasız bırakıyorsun. Bu yüzden, söylenmesi gereken hiçbirşeyi unutmamalısın; hızlı hızlı yazıp yetiştirmelisin. Bilmeliler onları nasıl da çok sevdiğini; gideceğin yerde nasıl da çok özleyeceğini... Noksan kalmamalı hiçbir duygu.  Ama zaman dar. Elin ayağına dolaşır; ne yazacağınızı bilemezsin değil mi? "Şunu da yazacaktım ama süre yetmedi, 5 dakika daha verseniz"... Verirler mi acaba? Vermezler ki...

Son mektup
"Yolumuz Akyazı'da düşenlerin yoludur"


Image Hosted by ImageShack.us

“Değerli karıcığım. Biz tarihi son görevimizi yerine getirirken, seni görmek isterdim. Öyle sanıyorum ki hiç haber verilmedi. Veya göstermelik olarak, bilinçli, gecikeceğiniz şekilde haber gönderildi. Bu namussuzlardan farklı bir şey de beklenmez. Göremedim diye üzülmene hiç gerek yoktur. Senden bunu beklerim. Ben hayatım süresince özellikle birlikte olduğumuz zamanlarda gerçek anlamda belli şeyler anlatmaya çalıştım. Ve bu uğurda gücüm oranında üzerime düşen görevleri yerine getirmeye çalıştım. Son olarak da halkımın mutluluğu uğruna canımı severek feda ediyorum. Bu görevimi yerine getirirken size ve halkıma layık olmaya çalışacağım. Son nefesimi verirken dahi köhne düzenin celladına fırsat vermeden halkımın mutluluk sloganını haykıracağım. Bundan hiç kuşkunuz olmasın. Senin bundan sonra özel yaşamın hakkında bir şey söylemek istemiyorum. Sana güveniyorum. Tek başına yapayalnız kalsan dahi doğruluktan, dürüstlükten ayrılmayacağına, namusluca yaşamını sürdüreceğine inanıyorum. Ayrıca sana ve halkıma armağan ettiğim Murat"a da yeterli ilgi göstereceğine, halkına yararlı olacak şekilde yetiştireceğine eminim. Akyazı onurumuz. Yolumuz Akyazı"da düşenlerin yoludur. Devrimciler öldü, yaşasın devrim. Kahrolsun faşizm. Tek yol devrim.”


"Değerli Karıcığım" demiş. "Sana güveniyorum" demiş. "Yapayalnız kalsan dahi yaşamını doğru, dürüst, namuslu bir şekilde sürdüreceğine; oğlumuza iyi bakacağına, onu iyi yetiştireceğine eminim" demiş. Karısına verdiği değeri, oğluna sevgisini satırlarına yansıtmayı başarmış. "Canımı severek feda ediyorum" demiş. Halkına sevgisini de satırlarına yansıtmayı başarmış. 10 dakika içinde, kurulabilecek en anlamlı cümleleri kurmuş.  Elinden gelenin en iyisini yapmış gerçekten. Bir de eşi zamanında okuyabilseydi!..

Kalıcı Bağlantı Yorum (9) Yorum yaz!

10/7/2009 · Kategori: GUNDEM

Bir Michael Jackson vardı ki...

Giderken 80 kuşağının yüreğinden birşeyler götürdü

Image Hosted by ImageShack.us

80'li yıllarda müzik, adeta altın çağını yaşıyordu. Öyle büyülü bir dönemdi ki; 80 kuşağı olarak bizler, o dönemin büyüsünü  bir daha ne 90'ların ne de 2000'lerin gençliğinde göremedik. Şarkılar bir başka güzeldi; yıldızlar bir başka parlıyordu sanki. Hem gökteki hem de yeryüzündeki yıldızlar...

Hatırlıyorum da... Anadolu Lisesi'nde okuyoruz. Haftada 25 saat İngilizce öğretim görüyoruz. Fen, Matematik bile İngilizce olarak öğretiliyor. (ki sonradan bunun bazı dezavantajlarını yaşadık). İngilizce o kadar hayatımızın içinde ki, (her ne kadar bununla övünemesem de)  Türk kültüründen çok yabancı kültürlere yakınız o dönemde.  Yabancı popla yatıp yabancı popla kalkmaya başlamışız. Sürekli İngilizce pop şarkılar dinliyoruz. Gerçi bunun bazı yararlarını da görmedim değil. Zira orta gelirli ailelerin çocuklarıyız; özel kolejde değil devletin Anadolu Lisesi'nde okuyoruz. Yabancı öğretmenlerimiz yok. Tabii sadece 1 yıl kadar gelen  Amerikalı öğretmenimizi saymazsanız. Bu durumda İngilizce telaffuzu da şarkılardan öğreniyoruz! Evet, şarkılardan! Belki de farkında bile olmadan, şarkılardan İngilizce konuşmayı öğreniyoruz! Zaten başka şansımız da yok!

Diğer arkadaşlarım gibi ben de sıkı bir yabancı pop hayranıyım o yıllarda. Bütün müzik dergilerini takip ediyorum. Poster defteri  tutuyorum. Sevdiğim şarkıcıların resimlerini yapıştırıyorum o deftere. Michael Jackson, Madonna, Aha, Wham (özellikle George Michael), Falco, Sandra, Modern Talking, Eurythmics, Elton John, Whitney Houston, Paul Mc. Cartney, Paula Abdul, Duran Duran, Sting, Laura Branigan, Billy Joel, Tiffany, Kim Wilde, Paul Young, Cyndie Lauper... Saymayı unuttuklarım kusuruma bakmasınlar artık :)) Hepsi ayrı bir fenomen, ayrı bir efsane bizim için. Böylesi bir dönem. Türkiye'de de dünyada da çeşitli değişimlere sahne olmuş ve bütün bu değişimlerin şarkılara yansıdığı çok özel bir dönem 80'ler. 

Ve o dönemin yeryüzünde parlayan en parlak yıldızı, Michael Jackson. Şarkıları, dansları bir başka. Milyonlarca kişi tarafından taklit ediliyor. Herkes onun gibi dansetmeye çalışıyor. Her yaptığı olay oluyor. Cildini beyazlatması, kendisini mikroplara karşı aşırı derecede korumaya alması,  estetik operasyonları, çocuğunu pencereden aşağı sarkıtması, çocukları taciz ettiği iddiaları ve bunlardan aklanması, ırkçılık karşıtı şarkıları ("Black and White" ve "They don't care about us" gibi), yardım kampanyaları için söylediği şarkılar, son yıllarda Müslüman olduğu, Müslüman olarak öldüğü iddiaları vb.

80'li yılların müziği, 80 kuşağının o dönemdeki bütün anılarını içinde barındırdığı için çok önemli. İyi ya da kötü bütün anıları... İç karışıklıkların çok fazla olduğu, tüm dünyada köklü değişimlerin yaşandığı bu dönemin olayları elbette ki müziğe de yansımıştı. Aslında kültürel açıdan pek fazla bir özellik içermeyen, eğlencenin ön planda olduğu, yani zihinsel açıdan gençliğe pek de fazla birşey vermeyen ama akılda kalıcı,  hit özelliğinde dans parçaları üretiliyordu sürekli olarak ve bizler de bu parçaların adeta aşığı haline gelmiştik. Öyle ya da böyle; 80'li yıllar, o dönemin gençliğinin zihinlerine bir daha silinmemecesine kazınmıştı. 

Sansür, bir başka deyişle "yasaklar", yalnızca bizim ülkemize özgü birşey değil. Michael Jackson'ın "They don't care about us" adlı şarkısının hapishane görüntülü kilibi, şiddet öğeleri içerdiği, ırkçı, anti-semitist (Yahudi düşmanı) olduğu gibi gerekçelerle sakıncalı bulunup yasaklanmıştı. Bu yüzden Michael, Brezilya varoşlarında, sözlerini de biraz değiştirerek, şarkının 2. bir versiyonunu  çekmek durumunda kalmıştı. Sonuçta, o versiyon da sevilmişti ama asla hapishane versiyonunun yerini tutamaz ya da söylemek istediklerini veremezdi. Irkçı değil aksine ırkçılık karşıtı olan hapishane versiyonu, yanlış anlaşılarak bazı kesimleri rahatsız etmişti anlaşılan. Oysa Michael Jackson, fırsat buldukça şarkılarında ırkçılığı eleştirmeye çalışan bir sanatçıydı. Cenaze görüntüleri ya da hayattaki son görüntüleri yerine yasaklanan kilibini vermek istiyorum:




Söyleyin bana ne oldu haklarıma?
Beni görmezden geliyorsunuz diye görünmez mi oldum?
....
Beni lekenmiş bir isimle bir sınıfa tıkıyorlar
Buranın benim ülkem olduğuna inanamıyorum
Biliyorsunuz bunu söylemekten gerçekten nefret ettiğimi
Hükümet görmek istemiyor
....
Dövün beni, nefret edin benden, asla kıramazsınız irademi
İsteyin beni, heyecanlandırın beni, asla öldüremezsiniz beni
Çiğneyin (Musevileştirin) beni, dava edin beni, ne isterseniz yapın
Tekmeleyin beni, siyah ya da beyazlaştırmayın beni
....
Polis zulmünün kurbanıyım
Nefretin kurbanı olmaktan bıktım
....
Dövün beni, ezin beni, asla kirletemezsiniz beni
Vurun bana, tekmeleyin beni, asla ele geçiremezsiniz beni
Tek söylemek istediğim aslında bizi önemsemedikleri...

Tek söylemek istediğim şu ki
Bizi umursadıkları yok


Her ölüm üzücüdür ama sanatçıların ölümü benim için daha bir üzücü olmuştur hep. Hele de erken olursa... "Halen hayatta olsaydı daha kimbilir ne şarkılar yazar, ne danslar eder, ne mesajlar verirdi topluma" diye düşünürüm erken kaybedilen sanatçılar için. Gerçek anlamda bir sanatçı kolay yetişmiyor çünkü.  Michael Jackson'ın yerini doldurabilecek bir kişi  bulunur mu acaba? Bir Michael Jackson daha yetişir  mi ya da yeni bir Michael Jackson'a şahit olmamız  için kaç yıl geçmesi gerek kimbilir?..  

Kalıcı Bağlantı Yorum (7) Yorum yaz!

20/6/2009 · Kategori: GUNDEM

Size göre "baba" ne demek?

Babalar gününüz kutlu olsun

Image Hosted by ImageShack.us

7'den 70'e her yaş grubundan kadın ve erkeklere "Baba sözcüğü sizin için neyi çağrıştırıyor?" diye sormuşlar. Çok çeşitli yanıtlar çıkmış ortaya. "Baba" sözcüğü kimi için "sevgi"yi, "hayat"ı, "varoluş"u, "adam gibi adam"ı çağrıştırırken, kimi için ise "boşluk", "ayrılık", "anlamsızlık", "hiçlik", "yokluk" anlamına geliyormuş...

Hal böyle iken, ben de kendi kendime sordum "baba" sözcüğünün bana neleri çağrıştırdığını...  Bulmak için çok fazla düşünmeme de gerek kalmadı. "Baba" deyince benim aklıma iki şey geliyor: "Koşulsuz sevgi" ve "güven".  Yani "baba"nın anlamı benim için, "koşulsuz sevgi ve güven kaynağı"  diyebilirim.

Özellikle "sevgi" değil de "koşulsuz sevgi" terimini kullandım. Çünkü "koşulsuz sevgi" bambaşka birşey. Örneğin bazı dini öğretiler, koşulsuz sevginin sadece Tanrı'ya özgü birşey olduğunu söyler. Buna göre, yalnızca Tanrı kendisine inananları koşulsuz sevebilir, insanlar ise bunu başaramazmış. Ebeveynlerin dahi çocuklarını koşulsuz sevmesi olanak dışı imiş. Ancak onların kurallarına uyduğumuz, onların istediği gibi olduğumuz, hata yapmadığımız takdirde severlermiş bizi.

Gerçekten de koşulsuz sevgi, son derece güç yakalanabilir birşeydir. "Sen ne olursan ol, ne hata yaparsan yap, yine de benim çocuğumsun, seni yine de sevmeye devam edeceğim" demek herkesin harcı değildir elbet. Ya da bunu söyleyebilen bir babaya sahip olmak herkesin elde edebileceği bir şans değildir. Ama sanırım ben bunu  yakalamış şanslı kişilerden biriyim.  

Benim babam, geleneksel babalardan olmadı hiçbir zaman. Kızlarına çekinmeden sarılan, sık sık onları ne kadar çok sevdiğini açıkça söyleyen, "Seni çok seviyorum kızım" diyen, hatta bizlere "sevgilim" diye hitap eden, hata yaptığımızda da yine yanımızda olmaya devam eden, bizi hatalarımıza rağmen "koşulsuz" olarak sevmeyi sürdüren, "Ben yaşadığım sürece size birşey olmaz"diyen, hep "güven" veren, hep "güven" veren, hep "güven" veren...

Şimdi anlıyorum ki babamın verdiği bu "koşulsuz sevgi" ve "güven", bende bağımlılık yapmış; bir ömür boyu karşılaştığım herkeste, yaşadığım her olayda bunları aramışım hep. Ama bulmak ne mümkün?Artık biliyorum, bu duyguları bana aktarabilen tek kişi babam olmuş her zaman. O yaşadığı müddetçe, tıpkı onun dediği gibi,  "Bana hiçbir şey olmaz".  Ama ona kötü birşey olursa birgün, işte o zaman "sahipsiz" kalmış gibi hissedeceğim kendimi...

Küçükken bütün karnelerimi özenle bir zarf içinde biriktiren, yazdığım anı yazılarını özenle daktiloya çekip saklayan, gazetecilik yaparken yayımlanan yazılarımı takip eden, hakkımdaki herşeyi titizlikle inceleyen babam, bilgisayar ve internet kullanmasını bilmiyor. Bu nedenle, bloğumu takip edemiyor, yazılarımı okuyamıyor. Bu yazımı da okumayacak. Onun hakkında yazdıklarımdan haberi olmayacak.  Üstelik de bugün doğum günü. Birazdan telefon açıp tebrik edecek ama bu yazıdan bahsetmeyeceğim. Benim için "koşulsuz sevgi" ve "güven kaynağı" olduğunu bilmeyecek.  Birgün kısmet olur da tesadüfen okursa öğrenir. Sürpriz olsun; böylesi daha güzel...

Şimdi gelelim "baba" sözcüğünün başkaları için neler çağrıştırdığına... Olumlu ya da olumsuz  anlamda, çok güzel tanımlamalar yapılmış. Birbirinden son derece farklı, yüzlerce tanımlama. Anlaşılan, "baba" sözcüğü, herkes için farklı birşeyleri çağrıştırıyor.  İşte en ilginç olanlar:

* Gölgesinde serinlediğimiz koca bir çınar... Gölgesi, kendinden büyük olan.
* Babam benim herşeyim.. Annemle ayrılar, onun için bana "ayrılığı" çağrıştırıyor. 
* Yüce Rabbimin asla karşı gelmeyin dediği iki ilahi varlıktan erkek olanı.
* Bize olan sevgisini, sözlerinden çok gözlerinden akıtan kişi.
* Öyle kocaman kanatları vardı ki, öyle sıkı sarılırdı ki bana, hiçbir şey korkutamazdı beni ve dokumazdı tenime hiçbir rüzgar.
* Anlamsız 4 harften oluşan yalancı bir kelime. Babam beni 4 yaşında bıraktı. Baba demek, 24 saat  evladın için mücadele etmek, onu bütün zorluklara karşı korumak demektir.
* Evin direği.
* Değeri, kaybedilince anlaşılanlardan.
* Babamı çok özledim çooookkk. Ağlayan gözlerimin adı yok bilimde.
* Geç kalmış itiraf, kalbimi tarifsiz sızlatan kelime. Bir kez olsun sarılmadım, sevdiğimi söylemedim. O kadar pişmanım ki. Keşke yıllar öncesine, babama dönebilsem. Yaslansam göğsüne, güvenle uyusam dizlerinde. Duy beni babacım ötelerden ne oluuurr, ne kadar geç kalsam da duy beni. Seni çok seviyorum.
* Hiç görmediğim, dokunmadığım, öpmediğim boş bir duvar. İçi boş bir balon.
* Hem seven hem de sevmeyen. Sorumsuz, kaygısız. Hayatı hem kolaylaştıran hem de zorlaştıran adam.
* Benden evlat olmamı istemesinler, ben hiç babamın yavrusu olmadım. Kimler utansın?
* Özlem ve kırgın sevgi.
* En büyük asker, örnek aldığım tek insan.
* Allah'ım gölgeni eksik etmesin başımızdan.
* Hayatta ben en çok onu sevdim.
* Olasım var.
* Babam beni hiç görmedi şansına küfretmekten!
* Mutlak güç.
* Kale.
* Sevgi kaynağı, her zaman arkanda olduğunu bildiğin şefkatli güç.
* İlk sevdiğim adam!
* Derine gitmiş bir yaradır. Dokunsan kanatır, dokunmasan kanarsın.
* Sevgi ve güç demek.
* Karşılıksız sevgi, yol gösteren olmak, daima doğru olmak.
* Otorite.
* Peder Bey.
* Amcanın 2 katı.
* Dizine yatmayı, omzuna başımı dayayıp ağlayabilmeyi ne çok özlüyorum. Kanadı kırılmış bir kuş gibi...
* Can.
* Televizyon kumandasının gerçek hakimi, Superman'ın bıyıklı versiyonu.
* Seni tanıdığımı sanıyordum, yanılmışım. Seni dünyanın en iyi babası sanıyordum, yanılmışım.   
* Hayattaki herşeyim. Şimdi onun canı yansa, benim yüreğim yanıyor.
* Sizin hiç babanız öldü mü? Benim bir kere öldü, kör oldum.
* Disiplin, öcü, evdeki sorunlu kişi.
* Hiç sahip olamadığım, bana çok yabancı bir kelime.
* Herşeyim.
 * Soğuuuk, çok soğuuukk birşey. Hiç göremediğim, konuşamadığım. Belki de ölürken sayıklayacağım tek kelime. 
* Özlediğim... Dünya tatlısı.
* Varlığı insana güç veren, gücü temsil eden kişi.
* Anne sevgisinin gölgesinde kaldığı halde evlatlarına canı gibi bakan; ne hata yaparsan yap, sana kucak açandır.
* Varlığı dertten başka birşey olmayan, ölesiye nefret ettiğim, bütün erkeklerden uzak durmama neden olan, beni güvensiz ve korkak yapan insan.
* En sevgili, en fedakar, en yakışıklı, en doğru ve göbeğin en çok yakıştığı erkek.
* Cennet anaların ayakları altındaysa şayet, inanıyorum ki o cenneti çocukları için babaları inşa etmiştir.
* Sevgisini cımbızla veren, para babası, baba bank, geçen ay iyice koptuğum insan. Yine de benim var olmamda araç oldu ya işte, öf bile denmez.
* İlk aşkım, büyüyünce evleneceğim tek insandı bir zamanlar. Beni şımartan tek erkek. Traş olurken mıncıkladığım, uyurken hööö diye uyandırdığım. Birtanem...
* Hayatta hiçbir şeyim az olmadı onun kadar ve hiçbir şeyi özlemedim onu özlediğim kadar.
* Yıllardır kavuşmayı beklediğim kişi.
* İlk erkek arkadaşım :) Tanıdığım en cesur, muhteşem ve yakışıklı erkek.
* Yanında "anne" olmadan anlam kazanamayan bir sıfat.
* Kanserojen canlı.
* Kesin damarlarımı aksın kanım, bana ondan hiçbir şey kalmasın.
* En "baba" benimki...
* Merhamet, sevgi-saygı, aileye bağlılık ve adam demektir.
* Uzak ülkeler, deniz aşırı yollar.
* Buz kesiyorum duyunca da söyleyince de. Para ağacı gibi birşey.  
* Bütün hayatını çocukları için çalışarak geçirmiş güzel insan.
* Hayat ve varoluş.
* Cebinde yok parası, Bafra'dır sigarası, işte benim babam.
* İnsan hayatına yön verebilen, derinden etkileyen ve iz bırakan. Sorumlu davranması gerekli insan.
* En büyük destekçi, kahraman.
* Beni yalnız ve sevgisinden mahrum bırakan.
* İlk adımlarımı atarken ellerimden tutuyordun, şimdi farkediyorum ki babacığım, ellerimi hiç bırakmamışsın. 

Kalıcı Bağlantı Yorum (11) Yorum yaz!

19/5/2009 · Kategori: GUNDEM

Değişir bu düzen, döner bu devran

Image Hosted by ImageShack.us

Zülfü Livaneli'nden Türkan Saylan'a anlamlı şiir

Ünlü müzisyen ve yazarımız Zülfü Livaneli, kansere yenilen ve bugün cenazesi kaldırılacak olan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği  (Ç.Y.D.D.) Genel Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan için çok anlamlı bir şiir yazmış. Hem "Atatürk'ün kızı" Türkan Hoca'nın anısına bloğumda yer almasını hem de sizlerle paylaşmayı istediğim için buraya aktarıyorum. İşte Zülfü Livaneli'nin yüreğinden kopup gelen dizeler:

Doğu’da bir köy gördüm
dağların arasında,
öyle mahzun, çaresiz,
kalakalmış.
Çıplak kavakları bile
hüzünlü kalemler gibi
kara saplanmış.
Köyün ortasında bir okul
Ve tezek sobasıyla ısınmaya çalışan çocuklar.
Bir bıcırık kız,
Yanında bir karamuk oğlan.
Buz gibi elleri
ama gözleri ahu,
gözleri ceylan.
Adın ne dedim kıza
Dedi: Benim adım Türkan.
Oğlan ekledi: Benimki de Saylan.
Dedim;
Dayan yüreğim dayan.
Madem ki bu çocuklar Türkan
Madem ki bu çocuklar Saylan
Gelecek onlarındır,
Gerisi yalan.
Değişir bu düzen
Döner bu devran

Zülfü Livaneli

Kalıcı Bağlantı Yorum (15) Yorum yaz!

29/4/2009 · Kategori: GUNDEM

Açlığın sonu, umudun başlangıcı için...

Image Hosted by ImageShack.us

Tok insan yemek seçerken, aç insan için herşey lezzetlidir! 

Bugün 29 Nisan.  Dünya Açlık ve Yoksullukla Mücadele Günü. Dünya çapında binlerce bloğun "açlığın sonu, umudun başlangıcı için" birleşeceği gün. Yapabileceğimiz tek şey birşeyler yazarak insanlığın dikkatini bu konuya çekmeye çalışmak. Kim istemez bundan daha fazlasını yapabilmek? Kim istemez aç kalan tüm insanların karnını doyurabilecek güce sahip olabilmek? Kim istemez bu insanların tüm acılarını dindirebilmek?..

Birleşmiş Milletler gibi yardım kuruluşlarına bağışta bulunmak belki bir parça olsun çare olabilir ama taşıma suyla değirmen döndürmek nereye kadar mümkün? Ya sonra? Asıl yapılması gereken, açlığın ana nedenleri üzerinde durmak. Nedenlerinin iyi belirlenip, çözüm yollarının da bu doğrultuda saptanması gerekir diye düşünüyorum. Bu amaçla, çeşitli yabancı kaynaklardan çeviri yaparak açlığın nedenlerini araştırdım. Ve daha önce bilmediğim çok ilginç bir bulguya rastladım: Aslında dünyamızda herkese yetecek kadar çok yiyecek var! Evet, olmadığını sanıyordum ama varmış! Peki ama öyleyse neden açlık gibi bir sorunla karşı karşıyayız? İşte bunu irdelemeye çalıştım bugün...

Image Hosted by ImageShack.us  

Dünyanın en ünlü, Pulitzer Ödüllü açlık fotoğrafı (1994, Sudan)... Kendisini çeken fotoğrafçı Kevin Carter'ı henüz 34 yaşında depresyon ve intihara sürükleyen fotoğraf... Sürünerek birkaç km. ötedeki B.M. kampına gitmeye çalışan açlıktan ölme noktasına gelmiş bir kız çocuğu ve kızın arkasında bekleyen ölüm kokusunu almış akbaba... 

Image Hosted by ImageShack.us
Sizce bu anne emzirebilir mi?

Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us
İskelet çocuklar... Onların bedenleri bile yok artık, sadece iskeletten ibaretler! 

Birleşmiş Milletler'in istatistiklerine göre; her 5 saniyede bir, açlık nedeniyle bir çocuk ölüyor.  Dünya çapında 300 milyondan fazla çocuk  her gece aç yatıyor.  Bugün dünyada 963 milyon iyi beslenmeyen insan var ki bu da dünya nüfusunun yedide birinin sağlıklı bir yaşam sürmek için gerekli gıdayı alamadığı anlamına geliyor. Açlık ve beslenme bozukluğu, aslında dünya sağlığını 1. derecede tehdit eden tehlike. AIDS, sıtma ve verem hastalıklarının toplamından bile daha büyük bir tehlike...

Açlığın ana nedenleri arasında doğal afetler, çatışmalar, yoksulluk, zayıf tarımsal altyapı ve çevrenin düşüncesizce sömürülmesi yer alıyor. Midenin boş olmasından kaynaklanan bildiğimiz açlık türünün  yanısıra bir de gıda yetersizliği konusu var ki bu da insanları bulaşıcı hastalıklara karşı zayıf düşürüyor, fiziksel ve zihinsel gelişimlerini bozuyor, üretkenliklerini azaltıyor ve prematüre ölümlerin artmasına yol açıyor.

Açlık, aslında sadece kendisinden ibaret bir sorun değil. Aynı zamanda gelişmekte olan dünya ekonomisine ağır bir yük de getiriyor. Ekonomistlerin tahminlerine göre, açlık ve yetersiz beslenme yüzünden fiziksel ve zihinsel gelişimi zarar gören her çocuk, dünya için % 5 ile 10'luk bir kayıp anlamına gelecektir.

Birleşmiş Milletler'in 21. yüzyıl için kurguladığı Milenyum Gelişme Hedefleri arasında, dünyadaki aç insanların sayısını yarıya indirmek listenin en başında geliyor. Bu konuda bazı gelişmeler kaydedilmiş olsa da açlığın ana nedenleri hala olduğu gibi duruyor ne yazık ki...

Image Hosted by ImageShack.us
1980'de İngiliz Michael Wells tarafından çekilmiş bir fotoğraf... Uganda'da açlıktan ölmek üzere olan bir çocuk ve bir misyoner


-----Peki kim bu aç insanlar?-----

Dünyadaki aç insanların çoğu gelişmekte olan ülkelerde yaşıyor. FAO'nun (Gıda ve Tarım Örgütü) 2008 verilerine göre; dünyada 963 milyon aç insan var ve bunların 907 milyonu gelişmekte olan ülkelerde yaşıyor. Dağılımları ise şöyle:

565 milyon      Asya ve Pasifik ülkelerinde
230 milyon      Güney Afrika'da
58.4 milyon     Latin Amerika ve Karayip ülkelerinde
41.6 milyon     Yakın Doğu ve Kuzey Afrika'da

Kırsal tehlike

Aç insanların dörtte üçü kırsal alanlarda, çoğunlukla Asya ve Afrika köylerinde yaşıyor. Besin elde edebilmeleri  için tam anlamıyla tarıma bağımlı olan bu insanların, başka hiçbir alternatif geçim veya istihdam kaynakları yok. Sonuç olarak, krizlere karşı savunmasız durumdalar. Çoğu, iş bulmak için büyük şehirlere göç ederek gecekondu bölgelerinin nüfuslarının daha da artmasına yol açıyor.

Çiftçiler

FAO istatistiklerine göre; gelişmekte olan ülkelerdeki aç insanların yarısını, kuraklık ve sel gibi doğal afetlerden sonra hayatta kalmayı başarabilen çiftçi aileleri oluşturuyor.  Bunların beşte biri, çiftçiliğe bağımlı olduğu halde topraksız olan aileler. Yüzde 10'u sürü güderek, balık tutarak, orman ürünlerini toplayarak  geçiniyor. Kalan % 25'lik kesim ise gelişmekte olan ülkelerde, büyük kentlerin gecekondularında yerleşik olarak yaşıyor. Dünyanın toplam kent nüfusunun artmasına paralel olarak, aç ve yoksul kent sakinlerinin sayısı da hızla artıyor.

Çocuklar

Gelişmekte olan ülkelerdeki çocukların 126.5 milyon kadarının, akut veya kronik açlık sonucu,  normalden çok daha zayıf olduğu kaydedilmiş.  Bu ise aç insanların % 25'inin çocuk olduğu anlamına geliyor. Ayrıca anne adaylarının hamilelik öncesi ve sırasında yetersiz beslenmeleri yüzünden, her yıl 17 milyon çocuk normalden çok daha zayıf olarak dünyaya geliyor.

Kadınlar


Kadınlar, erkeklere oranla açlık ve yoksulluktan daha fazla etkileniyorlar. Yetersiz beslenme nedeniyle gıda alamayan, çok düşük kilolu bir kadın, çoğu zaman çok düşük kilolu bebekler doğuruyor. Unicef istatistiklerine göre; gelişmekte olan ülkelerdeki hamile kadınların & 50'sinde demir eksikliği var ve bu yüzden yılda 315 milyon kadın doğum sırasında kan kaybederek ölüyor. Sonuç olarak kadınların, özellikle de hamile ve lohusa annelerin beslenmelerinin erkeklerden daha da önemli olduğu söylenebilir...

Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us

Açlıkla savaşan örgüt

WFP (World Food Programme - Dünya Gıda Programı), Birleşmiş Milletler'in küresel açlıkla savaşan temsilcisi. Bu konumuyla, dünyanın en büyük insani yardım örgütü  sıfatını da hak ediyor. Savaş, sivil çatışma, doğal afet gibi acil durumlarda ihtiyaç sahibi bölgeye yiyecek temin ediyor.  Acil durum geçtikten sonra hayatı yeniden düzene koyma aşamasında da bölge insanlarına yiyecek desteği vermeyi sürdürüyor.  WFP her erkek, kadın ve çocuğun sağlıklı ve aktif bir yaşam sürmesi için gerekli olan yiyeceğe ulaşabilmesi yolunda uğraş veriyor. Bu amaçla, Roma'daki Birleşmiş Milletler temsilcilikleri FAO ve IFAD ile birlikte çalışıyor.

WFP'nin gıda yardımı, her yıl 80 ülkede 100 milyon kişiye ulaşıyor.  Örgütte toplam 12.000 kişi çalışıyor ve bunların çoğu açlığın hüküm sürdüğü bölgelerde, aç insanlara direkt olarak hizmet veriyor.


Birleşmiş Milletler verilerine göre; her gün 25.000 kişi açlık veya açlığa bağlı nedenlerden dolayı hayatını kaybediyor. Bu ise dakikada 17 kişi açlık dolayısıyla ölüyor demek!

----Açlığın sebebi ne?----

Yiyecek hiç bu kadar bol olmamıştı. Öyleyse neden 963 milyon kişi aç?
Nicel olarak,  6.7 milyarlık dünya nüfusunun tamamını beslemeye yetecek kadar yiyecek var. Yine de her 7 kişiden biri aç ve her 3 çocuktan biri aşırı derecede zayıf. Neden? 

Doğa

Giderek artan sel, tropik fırtına, uzun süreli kuraklık gibi doğal afetler, yoksul ve gelişmekte olan ülkelere gıda açısından büyük problem getiriyor.  Özellikle kuraklık, gıda yetersizliğinin en yaygın nedeni. 2006'daki kuraklık Etiyopya, Somali ve Kenya'nın bazı kesimlerinde ekinlerin bozulmasına ve ağır hayvan kayıplarına neden oldu. 

Birçok ülkede, iklim değişikliği zaten olumsuz olan koşulları daha da kötüleştiriyor. Örneğin Etiyopya ve Guatemala'daki yoksul çiftçiler, yağmur yağmadığı zamanlarda kayıplarını telafi edebilmek için hayvanlarını satarak yiyecek satın almaya çalışıyorlar. Ancak yiyecek almak için hayvan sattıkça durum daha da kötüye gidiyor. Zira özellikle Afrika ve Güney Amerika'da kuraklık uzun yıllar boyu sürdüğü için, çiftçilerin bütün hayvan stokları da tükeniyor. Sonuç olarak da çiftçinin elinde ne yiyecek kalıyor ne de hayvan...

Savaş

1992'den beri, sivil çatışmaların doğurduğu kısa veya uzun süreli gıda krizlerinin oranı % 15'ten % 35'e çıktı. Asya'dan Afrika ve Latin Amerika'ya kadar insanların savaş nedeniyle evlerini, yurtlarını terketmeleri, dünyanın en feci açlık tehlikesini ortaya çıkarıyor. Örneğin, 2004'ten beri, Sudan'ın Darfur bölgesindeki çatışma, 1 milyondan fazla insanı yaşadıkları bol yağmur alan, iyi ürün yetişen bölgeden ederek çok büyük bir gıda krizini tetikledi.      

Savaş sırasında gıda, bazen bir silah haline geliyor. Askerler, düşmanlarının teslim olmalarını sağlamak için onları açlıktan ölmeye mahkum ediyorlar. Yiyecekleri ve hayvanları imha ederek marketleri yakıp yıkıyorlar. Çiftçileri topraklarını terketmeye zorlamak için su kaynaklarını ve tarlaları imha ediyor ya da kirletiyorlar.

1990'larda Orta Afrika'da çatışma çıktığında, aç insanların oranı % 53'ten % 58'e yükseldi. Afrika'nın Gana ve Malavi gibi daha barışçıl bölgelerinde yetersiz beslenme oranının daha geride kalması da, savaş faktörünün ne derece önemli olduğunu ortaya koyuyor.   

Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us

Yoksulluk kapanı

Gelişmekte olan ülkelerde, çiftçiler tarlalarına ekecekleri ürün için  tohum almaya para yetiştiremiyorlar.  Esnafların da onların ürünlerine ödeme yapacak güçleri yok zaten.  Diğerlerinin de  toprağı, suyu ya da yardım kuruluşlarıyla iletişim kuracak eğitimi yok. Yoksulluğun hışmına uğramış bu insanların, kendileri ve aileleri için yiyecek satın almaya ya da üretmeye yetecek paraları yok. Tıpkı bir kısır döngü gibi, üretemeyince yiyecek alamıyorlar; yiyecek alamayınca da üretecek güçleri olmuyor, giderek daha da güçsüzleşiyorlar.

Kısacası, insanlar yoksulluk kapanı içinde sıkışıp kalıyorlar. 

Tarımsal altyapı

Uzun vadede, gelişmiş bir tarımsal üretim, yoksulluk ve açlık için en hızlı çözüm. FAO'nun 2004 raporuna göre, ilk Milenyum Gelişme Hedefi'ne ulaşmaya yakın olan bütün ülkelerin ortak bir noktası var: Ortalama tarımsal üretimin önemli ölçüde üstüne çıkmış olmaları.  Ancak birçok gelişmekte olan ülke yeteri kadar yol, depo ve sulama gibi ana tarımsal altyapı unsurlarına sahip değil.  Sonuç ise yüksek nakliyat ücretleri, depolama olanaklarının azlığı ve sağlıksız su kaynakları... Bütün bu unsurlar bir araya geldiğinde tarımsal verim düşüyor;  dolayısıyla  gıda miktarı  da...  Yani gelişmekte olan ülkelerin çoğu için tarım çok büyük önem taşıyor. Ancak buna karşın, hükümetlerin ekonomik planlarında kentsel gelişmeye ağırlık vermeleri ilginç...

Çevrenin aşırı derecede sömürülmesi

Yanlış çiftçilik uygulamaları, ormanların tüketilmesi, aşırı derecede ekin ekmek, hayvan otlatmak; dünya kaynaklarını tüketerek açlığın temellerini atan etmenler.  Dünyanın verimli tarım arazileri, bugün ne yazık ki erozyon ve çölleşme tehlikesi altında...

Kalıcı Bağlantı Yorum (30) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »