10/3/2009
Çılgın projeler: İnsan klonlama ve ebedi gençlik


Klonlamanın bilimsel bir gerçek mi yoksa Tanrı'nın işine karışmak mı olduğu tartışmaları daha uzun yıllar süreceğe benziyor.
Yakın bir geçmişe kadar, ABD'deki Massachusetts Üniversitesi'nde insanın hayallerini zorlayacak türden çalışmalar yürütülüyordu. NASA'nın büyük desteğini gören bu araştırmaların en ütopik olanı ise insanın fabrikada üretilebilecek hale getirilmesi projesiydi.
İnsan bedeninin fabrikasyon hale getirilebileceğini iddia eden bu araştırmaların temeli, plastik polimer zincirinin canlı doku hücrelerinin içine yerleştirilmesine dayanıyordu. Plastiği yiyerek bölünmeye başlayan bu hücreler, gelişip bir organ haline dönüşünceye kadar mekanik polimer besini kullanacak, daha sonra ise doğal ortamlarına dönüş yapacaklardı.
Aynı üniversitenin Kimya Mühendisliği bölümünde yürütülen çalışmalardan birisi de yapay ana rahmi oluşturulmasını öngörüyordu. Buna göre bebekler ana rahminde büyümek zorunda kalmayacaklar, böylece anneler doğum sancısı veya ölüm tehlikesi atlatmadan bebek sahibi olabileceklerdi. Kürtaj ise tarihe karışacaktı.
Bilindiği gibi bu tür genetik çalışmalara "klonlama" deniyor. Temelde klonlama, herhangi bir şeyin aynısının kopyalanması anlamına geliyor. Genetikte klonlama deyince, DNA'nın bir bölümünün, genellikle de bir genin kopyasını oluşturmak için kullanılan yöntemler akla geliyor. "Klon" ise tek bir bireyden eşeysiz üreme yoluyla üretilmiş, genetik yapısı birbiriyle tamamen aynı olan canlı topluluğu anlamına gelen bir terim. Klonlamada genellikle "çekirdek transferi yöntemi" kullanılıyor. Bu yöntemde önce bir canlıdan yumurta hücresi alınır ve çıkartılır; daha sonra yine aynı canlıdan ya da aynı türdeki başka bir canlıdan alınan herhangi bir vücut hücresi çekirdeği, laboratuvar ortamında bu yumurta hücresine naklediliyor. Nakil başarılı olursa, bu yeni hücreye hafif bir elektrik şoku verilmek suretiyle hücre bölünmeye zorlanıyor. Bir kez bölünen hücre bölünmeye devam ediyor. Bu aşamadan sonra, anne rahmine yerleştirilen embriyonun doğması bekleniyor. Sonuç olarak, genetik bilgiler yani DNA çekirdekte saklandığından doğan yeni birey, hücre çekirdeği kullanılan bireyle aynı genetik özelliklere sahip olacaktır.
İlk kez 5 Temmuz 1997'de, yaşlı bir koyundan alınan gövde hücreleri ile "Dolly" adı verilen bir kuzu klonlandı. İskoçya-Edinburgh'daki Roslin Enstitüsü'nde Ian Wilmut ve ekibi tarafından gerçekleştirilen bu klonlama sayesinde dünyaya gelen Dolly, 6 yaşına kadar yaşamayı ve yavrular doğurmayı başardı. Gerçi bu başarı hiç de kolay elde edilmemişti. Zira deneyde 277 adet yumurta hücresi kullanılmış, bunların yalnızca 29'u bölünme aşamasını tamamlayabilmiş, bu yumurtaların rahimlerine yerleştirildiği koyunların 13'ü gebe kalabilmiş ve üstelik bunlardan da sadece 1 tanesi canlı doğum yapabilmişti. İşte sözkonusu canlı doğum da Dolly idi. Yine de bu önemli bir başarıydı kuşkusuz. Ancak hala bazı önemli sorunlar vardı: Asıl amaç hastalıkları tedavi etmek olduğu halde, Dolly normalden çok daha kilolu ve yaşlı görünüşlü bir kuzuydu. Üstelik normal koyunlar 10-20 yıl kadar yaşadıkları halde Dolly'nin ömrü çok daha kısa olmuştu. Bu da akla şu soruyu getiriyordu: Klonlama mı yoksa hücrenin yaşlı bir koyundan alınmış olması mı Dolly'nin ömrünü kısaltmıştı?
Bilim adamları, klonlanan hayvanlarda yavaş gelişme, kalp sorunları ve zayıf bağışıklık sistemi görüldüğünü belirttiler. Bu nedenle, insan klonlamada büyük sorunlar çıkacağından endişe etmeye başladılar. Zira belki de klonlanan insanlar zayıf bağışıklık sistemi veya eksik organlarla doğacaklardı. Dolayısıyla insan klonlamanın etnik ve dini boyutu ciddi şekilde tartışılmaya başlandı. Bazı bilim adamları insan klonlamanın çok büyük bir devrim, önemli bir gelişme olduğunu ileri sürerlerken, bazıları da Tanrı'nın işine karışmanın, Tanrı rolüne soyunmanın yersiz ve tehlikeli oluşundan söz ettiler. Ve nihayet ABD'de 1998'de, Clinton yönetimi sırasında yasaklandı. Bugün için insan klonlama Avrupa'nın da birçok ülkesinde yasak. Ancak Dolly'nin doğumundan sonra, bütün yasaklara rağmen, bazı bilim adamları tarafından insan klonlama çalışmaları sürdürüldü ve 26 Kasım 2001'de Advanced Cell Technology (ACT) adlı firmadan ilk klonlanmış insan embriyosu haberi geldi. Bu deneyde 19 yumurta hücresi kullanılmış, bunların ancak 3'ü bölünme aşamasına gelebilmiş ve bunların 2'si 4, 1'i de 6 hücre oluşturduktan sonra ölmüştü. Henüz ortada büyük bir başarı olmasa da bu açıklama elbette büyük ses getirdi. Klonlama çalışmalarına devam etmek konusunda ısrarlı olan bilim adamları, bu çalışmaları dünyaya yeni bireyler getirmek için değil de sadece tedavi amaçlı kök hücreleri üretmek için sürdürdüklerini öne sürüyorlar. Ancak kök hücre elde etmek için embriyonun öldürülmesi gerekiyor ki bu da ahlaki açıdan ne derece doğru?
Klonlama sözkonusu olduğunda akla birçok soru geliyor. Örneğin,
* Onaylarını dahi almadan cinsleri araştırma deneği yapmaya, onların doğal genetik miraslarını değiştirmeye hakkımız var mı?
* Gelişmiş ülkelerde yasaklanan klonlama çalışmalarının geri kalmış ülkelerde sürdürülmesi, bilimi emperyalizmin hizmetine sunmaz mı?
* Doğacak çocuğun cinsiyetini seçmek suretiyle üremeye müdahale etmek, doğadaki erkek-dişi dengesini bozmak nereye kadar doğru?
* Klonlama yüzünden genetik çeşitliliğin önlenmesi sorun yaratmaz mı?
* Kopyalama çalışmalarını neden özellikle ilaç ve hayvancılık sektörleri finanse ediyor?
Ebedi gençlik ve 130 yıllık ömür
Yaşlanmak, hemen hemen her insanın korkulu kabusu. Gençlik aşıları, botoks, estetik cerrahiyle gerdirilen ciltler, cinsel gücü arttırıcı ilaçlar hep bu kabusun parçaları değil mi?
Bilim adamları, yakın bir gelecekte yaşlanmak gibi bir problemin kalmayacağını önemle vurguluyorlar. Yaşlı bir insandan alınacak deri hücresiyle genç ve diri bir deri oluşturmanın insanları gençleştirebileceği açıklandıktan sonra, en çok merak edilen konu bu oldu. Ayrıca ABD'nin Palm Springs şehrinde (California), Dr. Edmund Chein, hormon takviyesiyle yaşlanmayı geciktirerek 130 yıllık bir ömür vaadediyor. "Total Hormone Replacement Therapy" adı verilen bu tedavi yönteminde, hastalara HGH büyüme hormonu da dahil olmak üzere 9 hormondan oluşan bir kokteyl enjekte ediliyor. Bunun sonucunda hastalarda hem gençleşme hem de cinsel performansta artış görüldüğü öne sürülüyor. Ancak Dr. Chein'in bu hormon takviyesi yöntemi, kansere davetiye çıkarması bakımından düşündürücü. Zira büyüme hormonunun fazlası kansere neden olabiliyor. Bunun yanısıra östrojen fazlası kadınlarda mem kanseri riskini arttırdığı gibi testosteron fazlasının erkeklerde prostat kanserine yol açabileceği biliniyor.
İspanya Madrid'de Ulusal Kanser Araştırma Merkezi'nden Maria Blasco başkanlığında bir ekip de bu konuda çalışma yaptı. Laboratuvar farelerinin vücutlarında doğal olarak bulunan "telomeraz" enzimini 10 kat arttırdıklarında, ömürlerinin % 50 uzadığını gördüler. Buna göre , insan vücudundaki telomeraz enzimini de bir miktar arttırarak aynı sonuca ulaşabileceklerini düşündüler. Ancak yine iki önemli sorun vardı:
1. İnsan ömrünü uzatmak asla fare ömrünü uzatmak kadar kolay olamazdı.
2. Vücuttaki telomeraz düzeyini arttırmak da tıpkı hormon düzeyini arttırmak gibi kansere davetiye çıkarabilirdi.
Bu tür tedavileri uygulatmak mümkün olsa bile çok pahalı olacak kuşkusuz. Şahsen ben çok fazla param olsaydı da hormon ya da telomeraz takviyesi konusuna sıcak bakmazdım. 130 yıl yaşamak ama nasıl? Dinç ve sağlıklı bir şekilde mi yoksa elden ayaktan düşmüş, başkalarına muhtaç, acılar içinde mi? Önemli olan uzun yaşamaktan çok kaliteli yaşamak olsa gerek...
(Yeni Asır Araştırma Servisi, Ağustos 1996, "Genetik Mucizeleri")
Not: Bütün bilgiler güncellenmiştir.
| Kategori:GENETIK MUCIZELERI _MIRACLES OF GENETICS_
|
Yorum yaz!
Bağlantı
8/3/2009
Davranış genetiği ve suça eğilim: Asıl suçlu genler mi?

Şekilde, davranış genetiğinin kapsamında genler ile bağlantıları incelenen alanlar görülüyor: Kişilik, korku (kaygı), bellek, bağımlılık, şiddet, cinsellik ve zeka.
Genetik, sadece bedensel hastalıkların teşhis ve tedavisinde değil, birtakım psikiyatri bozukluklarında da etkili biçimde kullanılan bir bilim dalı. Günümüzde psikiyatri alanında yapılan genetik çalışmalar, her 10 hastalığın 9'unda kalıtsal faktörlerin etkin olduğunu doğruluyor.
Kişilik özelliklerinin kalıtımına ait biriken kanıtlar, "Davranış Genetiği" adı altında yeni bir bilim dalı doğurdu. Kromozom çalışmaları, kromozom parçasının bir fazla ya da bir eksik olmasının mongolizme, dolayısıyla zeka geriliğine yol açtığını gösteriyor. Fazladan bir "Y" kromozomunun da şiddete eğilimli bir antisosyal davranışla ilişkili olduğu kanıtlanmış durumda.
Psikiyatride yürütülen genetik çalışmalarında, bazen psikiyatrik durum olarak görülmeyen, sıradışı kabul edilebilecek insani kişilik özelliklerinde dahi kalıtımın ne denli önemli olduğunu gösteren gelişmeler var.
Özellikle üstün zeka, eşcinsellik ve suça eğilim gibi bazı insani özelliklerimizin kalıtımsal yönünün gücü üzerinde duran bu gelişmelerden bazıları şöyle sıralanıyor:
* İntihar ederek ölen psikiyatrik hastaların birinci derece akrabalarındaki intihar riski, intihar etmeyen hastaların akrabalarına göre 4 kat daha fazla.
* Saldırganlıkla ilgili ikiz çalışmalarıyla soy ağacı çalışmaları da genetik lehine sonuçlar verdi. Nitekim 1984'te yapılan bir çalışmada, 133 kişi erken bebeklikten erken yetişkinliğe kadar izlendi ve bu deneklerin 3 yaşındaki mizaç ve uyumlarının, yetişkinliklerindeki davranış ve uyumları için önemli bir gösterge olduğu saptandı.
* 1980'li yıllar bazı psikiyatri hastalıklarının genetikle bağlantısının ortaya konulduğu yıllar oldu. Öncelikle Öncelikle şizoid ve paranoid özelliğin temel genetik çekirdeği bulundu, şizotipal kişilik bozukluğunun şizofreniyle kuvvetli genetik bağı olduğu ileri sürüldü. 

Genlerle suça eğilim arasında güçlü bir ilişki olduğu öne sürülüyor. Bu ise "suçlu biz miyiz yoksa genlerimiz mi?" sorusunu akla getiriyor. Özellikle seri cinayetler ve ırza geçme gibi suçlar sözkonusu olduğunda... Peki ama suça eğilim kalıtımsal ise mahkeme "Suç bende değil hakim bey, beni bu suçu işlemeye genlerim zorladı" diyen bir sanığı nasıl mahkum edebilir? Yani sanık kendisini böyle savunursa haklı olmaz mı? Ve bu durumda "genetik mühendisliği" suçlunun tedavisinde işe yarar mı? Kötü davranışa neden olan gen tespit edilerek, kişinin iyileştirilmesi, suç işlemeyecek bir kişiye dönüştürülmesi mümkün müdür? Ya da yüksek zeka ve çalışkanlık genleriyle doğan bir çocuk, çevresel koşulların etkisiyle yoldan çıkabilir mi?
Kişisel özellikleri sadece genlere bağlamak, insanın kendi davranışlarına seyirci kalmasına, kendini genlerin egemenliğindeki değişmez bir yazgıya teslim etmesine neden olur. Bu da kişinin yaşamını zindana çevirecek, geleceğini dahi etkileyecek bir durum.
2010'da sonuçlanacağı umulan İnsan Genetiği Projesi (Human Genome Project), insandaki 23 çift kromozomun haritasını çıkararak hangi özellikleri hangi genin kontrol ettiğini belirlemeye çalışıyor. Çağımızın en büyük devrimi olan bu proje, pek çok sorunun yanıtı olacak. Ancak şu an için kişilik üzerinde genlerin mi çevrenin mi daha etkili olduğu sorusuna ancak şu yanıtı verebiliriz: "Her iki etmen de olmazsa olmaz koşullardır." Bireyi suça iten bir genin varlığı ortaya konmuş ve kanıtlanmış değil. Genler bizleri doğrudan değil ancak dolaylı olarak etkilerler. Yani (en azından bugün için) ne insanı suçlu davranışa iten sözgelişi 20 no.lu bir gen var ne de bu genin ayıklanması ile bu davranıştan kurtulmak mümkün. Son yıllarda bilim adamları, suç genlerini ayıklayarak suçun sıfır olduğu (crime zero) toplumlar oluşturma hayallerine kapıldılar ancak şu ana kadar bu, hayalden öteye geçmiş değil. Gelecekte neler olacağını kim bilebilir?..
(Yeni Asır Araştırma Servisi, Ağustos 1996, "Genetik Mucizeleri")
| Kategori:GENETIK MUCIZELERI _MIRACLES OF GENETICS_
|
Yorum yaz!
Bağlantı
5/3/2009
Eşcinsellik genetik mi?

Çağdaş genetik araştırmaları suçluluk eğilimi, akıl hastalığı, eşcinsellik ve alkolizm gibi konuların genetik ile ilişkisini özel olarak inceliyor.
Bilindiği gibi, yakın bir geçmişe kadar şiddete, yabancı düşmanlığına eğilim gibi duyguların genetik olduğunu ileri sürenler vardı. Ayrıca suça yatkınlıkla insanların fiziksel görünümleri arasında bir ilişki olduğunu iddia edenlerin sayısı da küçümsenecek gibi değildi.
Ancak zamanla bilimsel yöntemlerin, bulguların gelişmesiyle bu tür yaklaşımlar geçerliliğini yitirmeye başladı. 1970'li yıllarda, XYY olarak ifade edilen bir dişi iki erkek kromozom yapısına sahip erkeklerle ilgili çeşitli spekülasyonlar yapılarak, bu tür erkeklerin suça eğilimli oldukları ileri sürülmüştü. Ancak sonraki yıllarda araştırmalar, suça eğilimli olmayan erkeklerde de XYY kromozom yapısına rastlandığını ortaya koyunca, böyle bir özelliğin suçluluğu yaratmadığı anlaşılmış oldu.
Aynı tarihlerde eşcinsellik konusunda da çeşitli spekülasyonlar yaratıldı. Ancak özellikle erkek eşcinseller üzerinde yürütülen çalışmaların bugün de büyük bir ciddiyetle sürdürüldüğü biliniyor. Genetikbilimcilere göre eşcinselliğin ikizlerde görülmesi, genetik temelli olduğunun kanıtı sayılabilir. Ancak ikizlerin anne karnından itibaren aynı ortamı paylaşmaları, bu kanıtın doğruluğu hakkında kesinlik arz etmiyor. Erkeklerde X kromozomu üzerinde bazı genlerin etkili olabileceğine ilişkin bulgular da var. Fakat bunların her olguda görülmemesi ve kadınlarda da görülmüş olması, bu yaklaşımın zayıf noktasını oluşturuyor. 

İsveçli ikizler üzerinde yapılan yeni bir araştırmada çevresel faktörlerin genetik faktörlerden daha etkili olduğu görüldü. Buna karşın New York'ta 161 eşcinsel üzerinde yapılan araştırma ise tek yumurta ikizlerinin % 52'sinin, ayrı yumurta ikizlerinin % 22'sinin, normal kardeşlerin ise % 11'inin eşcinsel olduğunu, yani genetik etkenlerin ağırlığını ortaya koydu. Ayrıca meyve sinekleri ve sirke sinekleri üzerinde yapılan bir başka araştırmada da erkek sineklerin protein üreten bir geninin değiştirilmesi sonrasında kurlaşma davranışlarının hemcinslerine yöneldiği gözlendi. Dolayısıyla bazı bilim adamları eşcinsellikte çevresel faktörlerin daha etkili olabileceğini öne sürerken, bazıları da tam tersine cinsel tercihlerin tamamen genetik olduğunu öne sürerek "Cinsel eğilim öğrenmeyle gelişmez. Bir insan doğduğunda ya eşcinseldir ya da değildir" diyorlar.
15. ve 16. yüzyıllarda yakılarak öldürülen eşcinseller, 20. yüzyılda "hasta" olarak kabul edilerek tedavi olma baskısına maruz kaldılar. 70'li yıllarda eşcinselleri de kapsayan birtakım özgürlük akımları gözlendi. 80'lere gelindiğinde, 20-30 yıllık bir mücadeleden sonra Amerika'da eşcinsellik hastalık olmaktan çıkarıldı. Ancak bu kez de “eşcinsellik tedavi edilebilir bir genetik bozukluk mu?" sorusu gündeme geldi.
Sonuç olarak, eşcinselliğin tamamen genetik temelli bir davranış bozukluğu olduğunu söylemek bu noktada yanlış olur. Çünkü bunu söylemek için yeterli bilimsel veri yok. Bu durumda kısmen genetik kısmen de çevresel faktörlerin etkisiyle ortaya çıkan bir durum olduğunu söylemek daha doğru olur. Genetik ve çevresel faktörlerin ne ölçüde etkili oldukları ise kesin olarak bilinmiyor. "Dünyaya eşcinsel olarak gelinir" savı, tehlikeli bir bakış açısı olabilir. Çünküğ bu durumda eşcinsellik bir genetik hastalık olarak değerlendirilecektir ki bu da ırkçılığın kapısını aralayacak, eşcinselleri aşağılayıp dışlayacak türden bir değerlendirme olur. Bu nedenle eşcinsellikle ilgili araştırmaların büyük bir titizlikle ele alınması gerekiyor.
(Yeni Asır Araştırma Servisi, Ağustos 1996, "Genetik Mucizeleri")
| Kategori:GENETIK MUCIZELERI _MIRACLES OF GENETICS_
|
Yorum yaz!
Bağlantı
28/2/2009
Genetik herşeye çözüm değil

Genetik miras o kadar karmaşık ve yoğun ki 3 milyar yıl önceki atalarımızın kalıtımı da bu mirasın içinde. Hiçbir çalışma "genetik herşeyin başıdır, başka şey aramaya gerek yoktur" gibi bir yaklaşımı ortaya koymadı. Yine de genlerden yararlanarak tedavi ve kalıtımsal hastalıkların önlenmesi konularında önemli adımlar atıldı.
Tıp biliminde de genetikle ilgili çalışmalar tüm hızıyla sürüyor ve bunların büyük bir kısmından önemli faydalar sağlanıyor. Genetik özellikleri belirlenmiş bazı hastalıklar için önceden önlem alma şansı yakanırken, doğum öncesi konulan tanılar sayesinde de daha ana rahminde tedavi başlatılabiliyor ya da gerekli durumlarda doğum hastalığa göre düzenleniyor.
Kalıtım mı daha etkili, yoksa çevre mi?
"Şeker hastalığı ebeveynden çocuğa geçer mi?" ya da "Benim gözüm mavi, eşimin kahverengi, çocuğumun göz rengi ne olabilir?" gibi sorular hemen hemen hepimizin kafasını kurcalar. Bu ve bunun gibi daha birçok genetik meseleye günlük hayatımızda da kafa yorarız.
"Bu sorulara cevap verebilmek günümüz koşullarında dahi çok zor" diyen Dokuz Eylül Üniversitesi Uzmanları, genetiğe herşeyin çözümüymüş gibi bakmanın son derece yanlış olduğunu, özellikle insan sağlığında mutlak doğrular aramanın ise sakıncalı olduğunu vurguluyorlar. Gerçekten de genetiğin önemini ortaya koyan hiçbir çalışma, "Genetik herşeyin başıdır. Başka birşey aramaya gerek yoktur" gibi bir yaklaşım doğurmaz.
Farklı ailelerin yanında büyümüş 10 adet tek yumurta ikizinden 8'inde alkolizm görülürken, çift yumurta ikizlerinde bu sayının 4 olması bizi şaşırtmamalıdır. Buradan çıkarılacak sonuçla, "Demek ki bu bozukluk % 100 kalıtsal etmene dayanıyor" gibi bir yorum yapmak yerine, "Alkolizmde kalıtsal faktör önde gelen etmenlerdendir" demek daha doğru olur.
İnsanı insan yapanın kalıtım mı yoksa toplum mu olduğu yıllardır tartışılan bir konudur. Her iki yönde de görüş belirtenler olduğu gibi, genetik ve çevre etmenlerinin birbirinden soyutlanarak veya birbirine karşıt gösterilerek sorunun çözülemeyeceğini savunanlar da vardır. 
Kalıtıma dayanarak ırkçılık yaptılar
İnsanın nasıl insan olduğu sorusuna en doğru yanıtı verebilmek için evrim sürecine ve insanın oluşum ve gelişimine, kalıtsal ve çevresel gerçekliği unutmadan bir bütün olarak tarihsel boyutuyla bakmak gerekiyor. Marksizm öncesinden bu yana, ilerci toplumcu kanat çevre-toplum etmenini alabildiğine ön plana çıkartırken, gerici tutucu çevreler ise genellikle insanın değişmez bir özü olduğunu, bunun yaradılıştan ona verildiğini, kalıtımın büyük önemi bulunduğunu savundu. Bazı ideologlar da buradan yola çıkarak, hakim güçlerin toplum tepesinde edindikleri konumun, onların diğerlerinden üstün olan özelliklerine (zeka, akıl, soyluluk, erdem) dayandığını, bunların da kalıtımla nesilden nesile geçtiğini ileri sürdü. Oradan da üstün insan, üstün ırk iddialarının sözde bilimsel zeminini oluşturma çabalarına varıldı.
İnsan ırkları arasında genetik farklılıklar olup olmadığı, genetiğiyle ilgili en çok merak edilen konulardan birisidir. Bilim adamları tarafından uzun süredir tartışılan konuların başında gelen "zekanın ırklara göre değişmesi"ni genetiğe bağlayabilecek hiçbir kuvvetli kanıt bulunamamıştır. Zira insanın biyolojik özellikleri kadar içinde bulunduğu çevrenin de zeka gelişiminde etkili olabileceği bilinmektedir.
Mars gezegeninden dünyamızı ziyarete gelen birisi, Fransız, Japon ve bir zenciyi araştırma için toplamış olsa, başlangıçta her üçünün de ayrı ırktan olduğunu düşünmekte zorlanmayacaktır. Deri rengi, dudaklar, göz ve kafa biçimleriyle vücut sıvılarının farklı olduğunu görmekte de gecikmeyecektir. Araştırmasını derinleştirerek sürdüren Marslı, bir süre sonra ırklar arasında kesinkes bir ayrım olduğunu söylemekte zorlanacaktır. Farklı sayılan ırklardaki belirgin özelliklerin birbirinin içine girdiğini ve evliliklerle ortadan kaybolduğunu görecektir. 
Döllenme bozukluğu sonucu (X) ve (XXY) şekillerindeki gibi erkeksi kadın, kadınsı erkek gelişimlere rastlanabiliyor
Nordik, Alpin ve Akdeniz tipleri
Bugüne dek insan genetiğiyle ilgili yapılan çalışmalar sonucunda Avrupa'da tanımlanan ırklar şunlardır:
* Açık renk saçlı, mavi gözlü, geniş yapılı Nordikler
* Kestane rengi saçlı, kahverengi gözlü, yuvarlak kafalı Alpinler
* Koyu renk saçlı ve koyu renk gözlü Akdenizliler
Araştırmaların herbirinin bir diğeri hakkında kesin bulgular ortaya konulmasını engeller nitelikte olması da son derece dikkat çekicidir. İsveç'te Nordik ırkının daha yüksek oranda olması beklenirken, insanların Alpin ve Akdeniz tipleriyle bu üçünün karışımından olduğu gözlemlenmiştir.
Sonuç olarak, son 100.000 yıl içinde gezegenimizdeki insanların genlerinin göçler nedeniyle birbirine karıştığını söylemek mümkündür.
Lamark ve Klasik Darwin evrim teorilerinin sonu,
Yeni Darwincilik ve yeni mutasyonizmin başlangıcı
İnsanı maymunlardan ayıran en önemli fark "insanın dik durması" olarak tanımlanıyor. Başparmağın gelişimi, bu sayede alet kullanabilme yetisinin ilerlemesi, ateşin bulunuşu, otçuluktan etçiliğe geçiş, kafatasının gelişimi, insanın başka üretim çalışmalarına daha fazla zaman ayırabilmesi de, insanla maymun arasındaki farklı evrim sürecini gösteriyor.
Bugün, bir canlının yaşamı boyunca edindiği bütün özelliklerinin kalıtımla doğrudan doğruya yavrularına geçmediği biliniyor. Bu anlamda Lamarkçı Evrim Kuramı da geçerliliğini yitiriyor. Şimdi türlerin oluşumuyla ilgili yeni görüş, Yeni Darwincilik (Neo-Darwinizm) ve Yeni Mutasyonizm çerçevesinde birleşiyor. Klasik Darwincilik belli türlerin elenmesini, belli türlerin çevreye uyum yetenekleri nedeniyle hayatta kalmasını açıklayabilirken, yeni türleşmeleri açıklayamıyor. Bu nedenle Klasik Darwincilik yerini Yeni Darwincilik'e bıraktı diyebiliriz. Yani Darwincilik, Klasik Darwincilik'in iki temel ilkesinden sadece birini kabul eden evrim teorisidir. Yani Yeni Darwincilik çevrenin etkisiyle bedence kazanılan karakterlerin kalıtsal olarak geçmesini kabul etmez ama doğal ayıklanmanın önemli rolünü kabul eder.
Türleşme gerçeğini kavrayabilmek için genetiği çok iyi bilmek gerekiyor. Zaten genetik yapı da bir türün ana özelliklerini oluşturan temel şifre sistemi olarak tanımlanıyor. Bu açıdan bakıldığında, genetiği türleşmeden ve çevre etmeninden ayrı ele almanın mümkün olmadığı da açıkça görülüyor. 
Atalarımızdan miras kalan hayvani güdülerimiz
Bilim adamları, on bin yıl önceki atalarımızla hemen hemen aynı genetik yapıya sahip olduğumuz konusunda hemfikir olduklarını belirten görüşler ileri sürüyorlar. Yine on milyon yıl önceki hayvan atalarımızla da çok benzer genetik özelliklerimiz olduğunu söylüyorlar. Bu, bugün çözemediğimiz birçok şeyin nedenini anlamamızda anahtar bilgi olarak kabul edilebilir belki. Başka bir deyişle, hayvani organik yapımızı hala aşamadığımızı bilmemiz gerekiyor.
Toplumsal çevreden tamamen soyutlanmış bir insan düşünün. Yetenekleri, zekası, davranışları on bin yıl önceki atalarımızdan farksız olacaktır. Toplumsal yapının insana verdiği ayrıcalıklar vardır elbet. Bugünkü saldırgan ve aç gözlü tavırlarımızın, toplum dışı varlığımızın hayvaniliğine bağlı olduğunu söyleyenler de var. Teknolojinin insanın biyolojik varlığının çok üstüne çıktığını düşünecek olursak, insanın teknolojiyi kullanmakta başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Ancak hala on bin yıl önceki atalarımız gibi denetlenemeyen temel güdülerimizin olduğu da bir gerçek. Uygarlığın davranışlarımızın ve düşüncelerimizin çoğunu değiştirdiği söylenebilir belki ama uygarlığın dahi değiştiremediği davranışlarımız olduğu asla unutulmaması gereken bir gerçektir.
Hem kalıtım hem de çevre önemli
Toplumbilimciler, insanın genetik-kalıtımsal yapısıyla ilgili gerçeklerin suyüzüne çıkmasından pek hoşlanmazlar. Hatta bu konuda ortaya atılan savlara açıkça tepkilerini dile getirmekten geri de kalmazlar. Zira değiştiremeyecekleri gerçeklerle karşılaşacaklarını bilmenin, ellerini kollarını bağlayacağını düşünürler. Tıp doktorları anlatıyor:
"Ne zaman biri kalıtımın öneminden söz etse, başka birileri hemen sosyal koşulları anlatmaya başlar ya da bazı kaba örneklerle genetik önermeleri çürütme yoluna gider: 'Babası mavi gözlüyse, çocuk da ille mavi gözlü olmak zorunda mı?' gibi...
Oysa bugün genetik bilimin tek başına hiçbir işe yaramadığı, asıl geçerli olanın, genetiğin çevre koşullarıyla etkileşiminden sonra ortaya çıkan durum olduğu biliniyor.
(Yeni Asır Araştırma Servisi, Ağustos 1996, "Genetik Mucizeleri")
| Kategori:GENETIK MUCIZELERI _MIRACLES OF GENETICS_
|
Yorum yaz!
Bağlantı
25/2/2009
Yerli koyun ırkları tehlikede

Türkiye'de koyun türlerinde önemli ölçüde gen tahribatı sözkonusu. Irk saflıkları kayboluyor.
Uzmanlara göre, hayvan genetiğinde izlenecek stratejinin başlıca iki amacı gözönünde bulundurması gerekiyor:
1. Yerli ırkların, soyların saf yetiştirme ile korunması ve geliştirilmesi
2. İç ve dış kaynaklı genotipler yardımıyla, yetiştirme bölgelerinin koşullarıyla uyumlu yeni tipler ve ırklarının oluşturulması.
"Ödemiş" ve "Karakaçan" ırkları çoktan yok oldu
Ülkemiz için özellikle yerli koyun ırklarının korunması ve geliştirilmesi, gelecekte de yeni koyun tiplerinin oluşturulmasında temel genetik materyal olacağı için, son derece büyük önem taşıyor. Zira, son yıllarda yapılan bazı çalışmalar, ırklarımızın önemli sayılabilecek bir genetik varyasyona sahip olduklarını gösteriyor. Ancak maalesef yurdumuzdaki koyun türlerinde önemli ölçüde gen tahribatı sözkonusu. "Ödemiş" ve "Karakaçan" gibi ırklarımız zaten yok olmuş durumda. "Sakız", ağır tehdit altında. Aynı şekilde "Kıvırcık, Dağlıç, Güney Karaman, Herik, Tuj, Karayaka, Gökçeada, Morkaraman, Çemşin" gibi ırklarımız da yoğun melezleme baskıları nedeniyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Ülkemizin sahip olduğu yerli hayvan ırklarının değerinin pek anlaşılamıyor. Oysa koyun ırklarımız, çok özgün genetik değerlere sahip. Hastalıklara karşı daha dayanıklı. Ayrıca kendi ırklarımızdan elde ettiğimiz yapağılarla yalnızca ülkemize özgü ürünler üretebiliyoruz.
Akkaraman, İvesi ve İmroz gibi ırklar üzerinde ise şu ana kadar herhangi bir tehdit yok gibi. Buna rağmen, giderek yoğunlaşan melezleme çalışmaları göz önünde bulundurulursa, bu türler için de etkin koruma önlemlerinin gerektiği kesin. Türkiye'de hayvan gen kaynaklarının korumaya alınması düşüncesinin ortaya çıkmasından bu yana 20 yıl geçti. Ancak henüz koruma açısından büyük bir ilerleme sağlanmış değil. Bununla birlikte, TAGEM (Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğü) tarafından 4 koyun ırkı (Sakız, Kıvırcık, Gökçeada, Karaman) korunma altına alınmış durumda.
Koyun, doğası gereği bir otlak hayvanı ve genellikle fakir otlakları en iyi şekilde değerlendiren hayvan. İyi otlaklarda koyun yerine sığır yetiştirmek daha karlı olarak kabul ediliyor. Bu nedenle koyun yetiştiriciliğinde çevre koşullarını iyileştirmekten çok var olan koşullarda daha yüksek verim verebilecek ırkları ya da tipleri yetiştirme yoluna gidiliyor.
Kombinasyon yöntemine ağırlık verilmeli
Uzmanlar, yeni koyun tiplerinin elde edilmesinde genelde "kombinasyon" (birleştirme) yöntemine ağırlık verilmesi gerektiğini belirtiyorlar. Bu yöntemle gerek kültür gerekse yerli ırklarımızın iyi niteliklerinin yeni bir tipte biraraya getirilmesi olası. Bu doğrultuda Batı Anadolu ve Trakya'da Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi'nce oluşturulan "Tahirova, Acıpayam ve Sönmez" gibi sütçü ve doğurgan yeni tiplerin yaygınlaştırılmasını sağlayacak önlemlerin alınması gerekiyor.
Gen kaynaklarının korunması amacıyla 28 Şubat 2001 tarihinde "Hayvan Islahı Kanunu" çıkarıldı ve koruma çalışmaları,Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'na bağlı "Koruma ve Konrol Genel Müdürlüğü" tarafından yürütülüyor. Bakanlığın "Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğü" tarafından 5 Aralık 2007'de başlatılan bir proje de var: "Halk elinde ülkesel küçükbaş hayvan ıslahı projesi". Bu proje ile halk tarafından yetiştirilen koyun ve keçi ırklarının çeşitli verim özellikleri bakımından ıslah edilmesi amaçlanıyor ve bu amaçla "Ankara Keçisi, Akkaraman, İvesi, Karacabey Merinosu, Morkaraman, Anadolu Merinosu, Sakız*Kıvırcık, Kangal Akkaraman, Hemşin, Karayaka" ırkları uygulamaya alındı.
Ancak "Hayvan Islahı Kanunu"nda yer alan "yabancı ülkelerden embriyo transferi" ve "klonlama" ile ilgili maddeler hayvan ıslahından çok "hayvan ithalatı"nı akla getiriyor ve amacın dışına çıkılmış olabileceği endişesiyle uzmanlar tarafından tartışılıyor.
Uzmanlar, bol süt amaçlayan koyun yetiştiricisinin öncelikle bölgesel koyun ırklarından en iyilerini seçmesi gerektiğini belirtiyorlar. Daha sonra yapılması gereken ise onları "İvesi" gibi süt verimi yüksek yerli ırklarla, "Doğu Friz" gibi dışarıdan getirilen kültür ırklarıyla ya da "Tahirova" gibi geliştirilmiş sütçü tiplerle çiftleştirmek. Bu durumda elde edilecek melez dişi kuzular, sütçü sürünün temeli olacaklardır.
Amaç hem bol süt hem de bol etse İç Batı Anadolu eşiği için en uygunu şimdilik "Acıpayam" tipi. Besin kuzusu üretimi dikkate alınıyorsa, yerli ırklar ile etçi tiplerin koçları sürekli çiftleştirilerek elde edilen kuzular besiye alınıyor.
Genotipin ıslahı
Küçükbaş hayvan yetiştiriciliğinin Türkiye hayvancılığında oldukça önemli bir yeri var gerçekten. Toplam et üretimimizin % 24.75'i, süt üretimimizin % 12.35'i ve deri üretimimizin % 63.18'i koyun ve keçiden sağlanıyor. Ayrıca yapağı ve deri gibi ürünlerle de dokuma, halı-kilim ve sanayimizin hammadde gereksinimleri koyundan karşılanıyor. Buna karşın koyunlarımızın çok büyük bir bölümünü ne yazık ki verim düzeyleri düşük, yetersiz bakım-besleme koşullarına iyi uyum gösteren yerli ırklar oluşturuyor. Üretim artışını sağlamak için hayvan sayısını çoğaltma yoluna gitmek ise geçerli bir yol olarak görünmüyor. Çünkü otlaklar hayvan sayısına göre yetersiz ve yem bitkileri üretimindeki artış hızı çok yavaş. Bu durumda koyunculuk üretiminin arttırılmasında en geçerli yol, koyun başına verimliliğin yükseltilmesinden geçiyor. Verimliliğin arttırılmasında ise iki ana yol var:
1. Koyunlara daha iyi çevre koşulları sağlamak.
2. Koyunların genotipik değerlerini yükseltmek ya da genotipi ıslah etmek.
Bu yollardan "genotipin ıslahı" daha kalıcı ve sürekli olması nedeniyle ayrıca önem kazanıyor.
Örgütlenme şart
Türkiye'de hayvan ıslahında da sorunların çözümü daima kamudan beklenmiş bugüne kadar. Ancak yetiştirici, kendinde var olan gücü devreye sokamadığı için, yaptığı etkinlikler yeterince işe yaramıyor. Oysa tabandan tavana örgütlenmeyle sorunların daha hızlı çözülebileceği de bir gerçek. Bu nedenle koyun yetiştiricisinin de sorunlarının çözümünde örgütlenme gücünü eyleme geçirmesi gerekiyor. Bu yaklaşım içinde devlete ait Tarım İşletmeleri civarında damızlıkçı özel işletmeler niteliğindeki koyun yetiştiricileri, ırk ya da tip bazında yetiştirme dernekleri ya da birlikleri şeklinde örgütlenmeli.
Ege Üniversitesi emekli öğretim görevlisi Prof. Dr. Reşit Sönmez, kombinasyon melezlemesinden yararlanarak koyun yetiştiriciliğinde karlılığın iyileştirilmesi yolunu yıllarca önce gösterdi. Hayvan genetiği konusunda önemli aşamalar kaydetti. Ünlü "Sönmez" koyununu geliştirdi ve başarılarıyla sevenlerinin gözünde erişilmez bir yere yükseldi. Şimdi öğrencileri, Reşit Hoca'larının hayvan ıslahı çalışmalarını, onun bıraktığı yerden sürdürmeye çalışıyorlar...
(Yeni Asır Araştırma Servisi, Ağustos 1996, "Genetik Mucizeleri")
| Kategori:GENETIK MUCIZELERI _MIRACLES OF GENETICS_
|
Yorum yaz!
Bağlantı
<<Önceki Sayfa |1/4|