9/2/2009

Hibrit tohum, altından pahalı!



Tohumculukta, üstün vasıflara sahip, hastalıklara dayanıklı dişi ve erkek tohumların melezlenmesi suretiyle bütün iyi vasıfları üzerinde taşıyan melezler elde ediliyor ve bunlara "hibrit" adı veriliyor. "F1 Hibridi" ise bütün üstün vasıflara sahip tohum anlamına geliyor. Onun için özellikle  "F1 Hibritleri" hakkında bilgi vermek istiyorum.

Standart bir tohuma göre F1'ler yaklaşık 10 kat daha pahalı. Bazı tohumlar ise taneyle satılıyor. 5oo tane (25 gr.) F1 hıyar tohumunun fiyatı 70-100 lira arasında değişiyor. Ancak bu yüksek fiyatlara karşın F1'lerin verimleri çok yüksek ve % 1oo çimlenme garantili oldukları söyleniyor. Normal bir hıyar tohumundan 10 kg. verim alınırken, F1'den en az 30-40 kg. verim alınabiliyor.

Hibritlere erkencilik, verimlilik, hastalıklara dayanıklılık ve geççilik gibi birtakım özellikler katılıyor. (Geççilik, yalnız karnabahar için, zaman zaman istenen bir özellik olabiliyor.) İthal edilen tohumlar, önce tarlalarda denenip, ondan sonra pazara arz ediliyor.  

Biraz da hibrit tohumların fiyatına değinelim.  1000 adet 3 gramlık hibrit çeri domatesi tohumu 350 TL., hibrit biber tohumu 300 TL., 1000 adet 5 gram ağırlığındaki hibrit patlıcan tohumu 135 TL., 1000 adet 3 gramlık oturak domatesi tohumu 50-80 TL., 3000 adet 10 gramlık sırık domatesi  200 TL., 500 adet 25 gramlık sırık salatalık tohumu 70-100 TL.'dan satılıyor. Buna göre, gramı 117 TL. olan hibrit çeri domatesinin kilogramı da 117.ooo TL.'ya geliyor. 

Bir dekar seraya 1000 adetlik toplam 3 paket domates tohumu gerekli olduğunu varsayalım. Buna göre, domates eken çiftçinin masrafı 1050 TL. olacaktır. Bir dekar seraya 2500 adet hıyar tohumu gerekeceğini varsayarsak, hıyar eken çiftçinin tohum masrafının 350-500 TL. arasında olacağını söylemek mümkün. Patlıcanda ise maliyet biraz daha düşük. Bir dekara 8-20 gr. patlıcan tohumu gerekli olacağına göre, patlıcan eken çiftçi de 270-500 TL. arasında masraf edecektir.

Altının gramının yaklaşık 48 TL. olduğu düşünülürse, hibrit tohum fiyatlarının altını çoktan solladığını söylemek yanlış olmaz herhalde.
Ancak fiyatları pahalı da olsa, hibritler, seracıların tercihi olmaya devam ediyor.


(Yeni Asır Araştırma Servisi, Ağustos 1996, "Genetik Mucizeleri")
Not: Fiyatlar güncellenmiştir.

| Kategori:GENETIK MUCIZELERI _MIRACLES OF GENETICS_ | Yorum yaz! Bağlantı


5/2/2009

Yeşil devrim, genetik tehlike?




Dünyada tarım genetiğiyle ilgili gelişmeler, enstitü çalışmalarıyla başladı. 1920'lerde Rus genetik uzmanı Nikoloi I. Vavilov ve yardımcıları tarafından "Genetik Çeşitlilik Merkezi" adı altında kurulan Bitki Endüstri Enstitüleri'nin bitki genetiği gelişimine önemli katkıları oldu.

Vavilov'un Bitki Genetik Çeşitlilik Merkezi'nde yaptığı keşifler, bilinen evcil bitkilerle onların yabani akrabaları hakkında geniş bilgiler edinilmesini sağladı; hücre genetiği ve evrimsel çalışmlaar için son derece değerli materyallerin ortaya çıkarılmasını kolaylaştırarak, bitki yetiştiricileri ve ticari üreticileri için tükenmeyen bir bilgi kaynağı halinde günümüze kadar geldi. Bütün bu çabalar, bitki yetiştirme konusunda varolan yeni teknolojilere ilişkin yeşil devrim ve dünya sisteminin entegrasyonu konusunda da bir temel oluşturdu.

Yeşil devrimin en önemli olayı buğday, yulaf, mısır gibi ana ürünlerin yetiştirilmesinde önemli bir artış sağlayan verimli melez ürünlerin 1960'larda piyasaya sürülmesiydi. Melez ürünlerin çok fazla üretiliyor olması, yıllardır bitki genetiğinin en büyük sorunlarından birisini oluşturuyordu.  Çünkü bu durum, bu bölgelerde genetik çeşitliliğin kaybolmasına yol açmıştı. 1960'lı yılların sonunda Afganistan'da tarlaya giden hemen herkes sadece o köyde 30-40, bazen de daha fazla çeşit buğday bulabiliyordu. Ancak 70'lerde görülen kuraklık nedeniyle gelecek yılın tohumu olarak kullanılacak buğday, insanlar tarafından hızla tüketilince, iki yıl içinde yüksek verimli melez tohumlar dağıtıldığı için yöredeki çeşitlilik ortadan kayboldu. Melez buğday tohumları pazarı ele geçirdiğinden, çiftçiler eski tür yerel buğdayları üretmekten vazgeçtiler.

Buğday erozyonu, 60'larda ve 70'lerde yeşil devrimin de etkisiyle, Yakın Doğu'da da devam etti. Bitki genetiği açısından coğrafi merkez olarak kabul edilen Yakın Doğu, 1980'li yılların sonuna doğru hızla fakirleşti.

Özellikle modern ürünlerde uygulanan genetik tekliğin ürünlere zarar veren birtakım salgın hastalıklara yol açtığı biliniyor.  Nitekim 1840'larda İrlanda patatesinde görülen küflenme, tek kültürlü üretim tarzının sonuçlarını ortaya koyan son derece dramatik bir örnek olarak kabul edilir.


(Yeni Asır Araştırma Servisi, Ağustos 1996, "Genetik Mucizeleri")   

   
| Kategori:GENETIK MUCIZELERI _MIRACLES OF GENETICS_ | Yorum yaz! Bağlantı


3/2/2009

Biyolojik sömürü





"Doğa casusluğu" olarak da ifade edilen "biyolojik zenginliklerin ülke dışına çıkartılması" olayının, 17. ve 18. yüzyıllarda, Amerikalı misyonerler tarafından başlatıldığı sanılıyor.

Hindistan ve Pakistan gibi ülkeler doğal zenginliklerini çok geç fark ettiler. Bugün bile bu ülkelerdeki genetik kaynaklar ABD ve Avrupa ülkelerine, kendini yenileme payı bırakılmaksızın taşınıyor. Bir süre kültüre alındıktan sonra da, çıkış yerlerine dahi pahalı fiyatlarla satılıyor. Üstelik firmalar tohumların patentlerini alıp tekel oluşturarak milyonlarca dolar kazanıyor. Akdeniz pek çok bitki türü için bulunmaz bir ortam. Gen kaynağı yönünden zengin olan bölgede Türkiye, Yunanistan ve İtalya dikkat çekici bir zenginliğe sahip. Türkiye'nin iklim çeşitliliği, üç tarafının denizlerle çevrili olması ve topoğrafik yapısı, biyolojik zenginliğin nedeni. 

Ne yazık ki pek çok geri kalmış ülke gibi Türkiye de bu zenginliğin değerlendirilmesi ve ekonomik potansiyel haline getirilmesi bakımından hayli geri. Bazı bilim adamları, doğanın ekolojik dengesinin bozulmasına neden olan olaylara karşı, Çevre ve Orman Bakanlıkları'na tavsiyelerde bulunduklarını söylüyorlar. Ancak bunların çoğunun kağıt üzerinde kaldığını, gerçek anlamda uygulamaya konulamadığını eklemeden de edemiyorlar.

Yine de Çevre Bakanlığı'nın konuyla ilgili olarak aldığı bazı kararlar, özellikle biyolojik zenginliğimizin korunması yolunda önemli. Çünkü tarım ve hayvancılıkta, yerli ya da yabancı hiçkimsenin, bakanlığın izni olmaksızın Türkiye'den hiçbir bitki ve hayvan türünü toplayamayacağı hükmünü koyuyor. Ancak ne yazık ki halkımızın kötü niyetli yabancılara kucak açması ile değerlerimiz yine de kaçırılabiliyor. 


(Yeni Asır Araştırma Servisi, Ağustos 1996, "Genetik Mucizeleri")

| Kategori:GENETIK MUCIZELERI _MIRACLES OF GENETICS_ | Yorum yaz! Bağlantı


1/2/2009

Gen hırsızlığı ve ıslahçı hakkı





Genetik alanı, sadece insan sağlığı konusunda değil, tarım ve hayvancılıkta da dikkat çekici buluşlarla çarpıcı gelişmeler sağlıyor. Genetiğin tarihten bu yana ilkel yöntemlerle kullanılmaya başlanması, tarımda verimliliği artırıp insanlığın açlık sorununa karşı en önemli silahı oldu. Tarımdaki üretim son gelişmelerle hemen her üründe katlanarak büyütüldü. Her geçen gün yeni bazlı projelerin uygulamada yer bulması manav vitrinlerini zenginleştiriyor.

80'li yıllardan bu yana, dünyaya açılmayla birlikte Türk üreticisi ve tüketicisi de genetiğin nimetlerinden yararlanmaya başladı. Lezzetten büyük ölçüde  kayba uğranılsa bile ürün çeşitliliği ve bolluğuyla 70 milyonluk nüfus besleniyor; ayrıca yaz sebzeleri kışın da manav vitrinlerinde bol miktarda bulunabiliyor.

Üretici çoğunlukla ithal tohumları kullanıyor. Doğal kaynaklar ve ürün çeşitliliği son derece zengin olan ülkemizde, gen teknolojisinin ileri boyutlarda olduğunu söylemek olanaksız. Yine de birtakım çalışmalar sürdürülüyor ve melezlenerek geliştirilmiş bazı tohumların üretimleri ülkemizde de yapılıyor. Çalışmalar, özellikle domates ve patates gibi sebzeler üzerinde yoğunlaşmış durumda; meyve konusunda da önemli çalışmalar var.

Tarım genetiği konusunda bilgisine başvurduğumuz Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarla Bitkileri Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nazimi Açıkgöz, biyoteknolojinin bitkisel üretimdeki yerini şöyle anlatıyor:

"Tarımda asıl amaç yüksek verim sağlamak olduğundan, çeşidin geliştirilmesi gereklidir. Çeşidin geliştirilmesinde ise biyoteknoloji devreye girer. Örneğin, herhangi bir çeltik çeşidinin 120 günde olgunluğa erdiğini ve sizin de Ege Bölgesi'nde arpa hasadından sonra ikinci ürün olarak çeltik elde etmek istediğinizi varsayalım. Bu durumda 120 günden daha az zamanınız var ve dolayısıyla çeltiğin vejitasyon yani yaşam süresini kısaltmanız gerekiyor demektir. Çeltiğin vejitasyonunu kısaltmak için kısa vejitasyonlu çeşitlerle elinizdeki çeşitleri melezleyip alışılagelmiş, bugüne kadar sürdürülen ıslah tekniğini uyguladığınızda elinizdeki çeşit 15 gün daha erken olgunlaşır. Bu 15 gün erkencilikle, adeta "biçilmiş kaftan" ya da "terziye ısmarlanmış bir elbise" gibi 15'er gramdan ektiğiniz çeltik, varsayalım 9 Eylül günü biçme olgunluğuna gelir. Çeltik "15 gün erkenci" olmamış olsaydı, 15 gün sonra olgunlaşacaktı. Çiçek tozlarının 18 derecenin altına düşmesi halinde hava döllenmeyi engellemiş olacaktı. Soğuk hava nedeniyle çiçek tozları ölecekti, döllenme olmayacaktı, verim de alamayacaktınız."

Gen transferi

Prof. Dr. Açıkgöz, 15 gün daha kısa sürede bir çeltik çeşidi elde etmek için "konvensiyonal" diye adlandırılan, alışılagelmiş bir teknik uyguladıklarını ve böyle bir uygulama için tam 15 sene boyunca uğraş verdiklerini belirtiyor. Yani 15 gün daha çabuk olgunlaşan bir çeşidi ancak 15 sene sonra elde edebiliyorlar. İnsanoğlunun ekonomik durumu bu kadar gecikmeye müsait olmadığından, 15 gün erkenci çeşidi bir an önce elde etmek için biyoteknolojiyi devreye sokup, o 15 seneden tasarruf etme şansı kullanılıyor.  

Prof. Dr. Açıkgöz, bu olayın uygulamasının son derece basit olduğunu şöyle açıklıyor:
"15 günlük yaşam süresini kısaltmak için daha erkenci bir başka çeşitten o yaşam süresini etkileyen gen, kendi çeşitlerimize transfer ediliyor, bir başka deyişle aktarılıyor. Bu bakımdan biyoteknolojiyi, bitki ıslahında bir "gen transferi"  diye de özetleyebiliriz.

Gen transferi, uygulamalı genetiğin bir parçasıdır. Gen transferini sağlayan işlem geleneksel yöntemlerle 15 senelik ıslah çalışması sonucu gerçekleşirken, biyoteknolojiyle çok kısa bir sürede başarılır. Adeta onun vejitasyon süresiyle ilgili genini alıp, kısa vejitasyonlu geni ekliyoruz ve sonuçta normal performans gösteren bir çeşit, 15 gün erken gelmiş oluyor. Bu durumda yörede arpadan sonra boş kalan binlerce dönüm araziye çeltik ekme şansımız doğuyor. Gen transferinde biyoteknoloji bir alet olarak kullanılıyor.

Dayanıklı mısır ve domates

Amerika'da gen transferi ile mısıra % 30 oranında zarar yapan sap kurduna karşı dayanıklı bir çeşit geliştirildi. Çiftçi, bu pahalı tohumu almakla yüksek masraf etmek durumunda kalıyor ama tarlasında % 30 zarar görme olasılığını da devreden çıkartacağını biliyor. Bir dönümün 500 kg. verim verdiğini varsayarsak, % 30'u kadarından, yani 150 kg.'dan zarar etmemek için bu tohumluğa fazla para vermek gayet doğal kabul edilmeli.

Aynı şekilde normal domatesi evde en fazla 1 ay saklayabilirsiniz. Üstelik ihraç etmek, Avrupa'ya kasalarla göndermek isteseniz ömrü, sarsılmadan dolayı,  daha da kısalacaktır.  Oysa gen transferi ile geliştirdiğiniz sert kabukla bir çeşit, domates pazarının genişlemesini sağlayacaktır. Benzer şekilde bir tek hibrid salatalık tohumuna neredeyse altının gramıyla eşdeğer bir fiyat ödemek akıl karı gibi görünmese de, beraberinde çok şey geleceği için üretici bunu göze alacaktır. Zira serasında bir tek salatalık tohumundan 50 tane salatalık yetişecektir. Gen transferi ile geliştirilmiş bir karpuz çeşidiyle de aynı zamanda ve standart büyüklüklerde karpuzlar elde edilecek, böylece işçilik masraflarından ve emekten de kar edilecektir."

Islahçı Hakkı Yasası ve UPOV

Prof. Dr. Açıkgöz,  çiftçinin katkıda bulunması gerektiğini düşünüyor ve bu noktada küçük bir parantez açıyor:
"Türkiye'de bitki geliştirme işlemlerini son yıllarda özel sektör yavaş yavaş üstlendi. Fakat yalnızca mısır, ayçiçeği gibi tohumun 2. defa kullanılması şansının olmadığı bitkilerle ilgileniyor, diğer bitkilere ise zerre kadar ilgi göstermiyorlar. Çünkü tohumunun 5-6 sene sorunsuz olarak çiftçi tarafından kullanılabileceği, dolayısıyla tohumcudan satın alınmasının gerekmeyeceği bitkilerin özel sektör için albenisi yok. Böyle olunca, bunlar devletten bekleniyor. Yutdışında ise, örneğin çeltikçi; üreticisi, fabrikatörü, tüccarı ve devleti ile çok güzel bir şekilde örgütlenmiş. Türkiye'de sorunlarına sahip olmayan tipik bir örgütsüz çiftçi, yurtdışında ise çok spesifik bir örgütlenme göze çarpıyor. Öyle ki Amerika ve Avrupa, kendi araştırmalarını amaçları doğrultusunda kendisi yapıyor, gereksinim duyduğu çeşitleri kendisi geliştiriyor ve tohumluğunu da tabii kendisi yapıyor.
"Islahçı hakkı" da son derece önem taşıyan bir konu. Islahçı hakkını şöyle açıklayabiliriz: Diyelim ki bir firma yeni bir çeşit geliştirip piyasaya sunuyor. Bir başka firma ise bu firmanın çeşidini alıyor, tohumluğunu yapıyor, bundan büyük paralar kazanıyor, ilk firmanın ise bundan hiçbir kazancı olmuyor. Bu durumda, hakkı çiğnenen firmanın bir daha herhangi bir araştırma yapmasını bekleyebilir misiniz? Buna "gen hırsızlığı" da denebilir."

Dünyanın bütün ülkelerinde gen hırsızlığı sorununun önüne Islahçı Hakkı Yasası'yla geçilmiştir. Bu amaçla  bitki ıslahçıları 1961 yılında, Fransızca adının kısaltılmış şekliyle bilinen UPOV’u (International Union for the Protection of New Varieties; Uluslararası Yeni Çeşitleri Koruma Birliği) kurmuşlardır.  Türkiye ise 1994’lerde UPOV'a üye olmak için başvuruda bulundu. Fakat başvurunun YASA bazında olması gereği, işlem ancak 2005 yılında çıkarılabilen 5042 sayılı “Yeni Bitki Çeşitlerine Ait Islahçı Haklarının Korunmasına İlişkin Kanun” la başladı. Ve nihayet 18 Kasım 2007 tarihinde Türkiye 65. üye olarak UPOV'a kabul edildi. Başlıca amaç, tescilli çeşitlerin kötüye kullanımının engellenmesi ve bitki ıslah eden kişi ve kuruluşların, onlarca yıllık emeklerinin ticari olarak ihlalinin engellenmesi.

UPOV,  tohum endüstrisinin gelişimi için kurulmuş bir sistem.Tohum şirketlerinin istediği, tohumlar üzerinde endüstriyel patentlerin hak olarak tanınması. Patentler aracılığıyla şirketler, tohumun hem üretim hemde diğer aşamalardaki kontrolünü  sağlayıcı haklara sahip olacak. Birçok ülke hükümeti patentlerin şirketler lehine çiftçiler üzerinde büyük bir baskı gücü oluşturacağını düşünüyor. Türkiye'de de yeni bitki çeşitlerine ait fikri mülkiyet haklarını korumak isteyen şirketler, çiftçiler ve küçük üreticiler karşısında daha avantajlı bir hukuki korumaya sahip olacaklar. Bu nedenle  tarımın tekelleştirileceği,  ülkenin genetik ve bitki varlıklarının yok olacağını iddia eden bazı çevrelere göre UPOV tartışmalı.

Tarla Bitkileri konusunda uzman Prof. Dr. İbrahim Demir ise bitkilerin genotiplerini iyileştirme olayını şöyle anlatıyor:
"Önce doğal varyasyon, melezleme, mutasyon, poliploidi ya da somoklonal varyasyon adını verdiğimiz yöntemlerle çok sayıda genotip elde edilir. Ondan sonra, bu çok sayıda genotip arasında tarla denemeleri yapmak suretiyle üstün olanlar belirlenir. Yani aynı koşullarda 100 tane genotip içerisinde en yüksek verime, kaliteye sahip olanlar seçilir. Bu işlemin sonuçlanması, yeni bir çeşit elde etmemiz en az 6 yıl sürer. Melezleme ile genetik varyabiliteyi arttırıp ondan sonra seleksiyon yaparsak, bu da bir 12-13 sene alır. Bazı hallerde ise 18 seneye kadar çıkabilir. Kısacası, yeni bir çeşidin genotipinin ortaya çıkması, ticari varyete olması oldukça güç bir iştir."  


(Yeni Asır Araştırma Servisi, Ağustos 1996, "Genetik Mucizeleri")


| Kategori:GENETIK MUCIZELERI _MIRACLES OF GENETICS_ | Yorum yaz! Bağlantı


30/1/2009

Genetik Avusturya'da doğdu, ABD'de büyüdü





Kalıtımın temel yasaları, Mendel'in bezelyeler üzerindeki çalışmalarıyla oluşturuldu. Avusturyalı keşiş George Mendel, çaprazlama ile elde ettiği bitkilerin özelliklerini inceleyerek, her özelliğin çaprazanan bitkilerden gelen etkenin birikiminden kaynaklandığı sonucuna vardı.

Genetiğin tarihsel gelişim süreci şöyle:

* Mendel bulgularını 1866'da yayımladı ancak çağdışı bilim adamları bu çalışmanın önemini kavrayamadılar.
* 1902'de Amerikalı Walter Sutton da bir hipotez öne sürdü: Buna göre,  kalıtım etkenleri hücre çekirdeğindeki kromozomlarda bulunuyordu.
* 1908'de ise İngiliz matematikçi Godfrey H. Hardy ile Alman hekim Wilhelm Weinberg, birbirlerinden habersiz, topluluklardaki kalıtım incelemelerinin matematiksel temeline dayanan yasayı ortaya attılar.
* 1909'da Danimarkalı genetikçi Wilhelm Ludwig Johannsen, Mendel'in kalıtım etkenleri için "gen" terimini önerdi.
* 1910'da Amerikalı genetikçi Thomas Hunt Morgan, sirke sineği üzerinde çalışmaya başladı. Morgan bu çalışmasıyla genlerin kromozomlarda bulunduğunu kanıtladı.
* İlerleyen yıllarda Amerikalı iki genetikçi George W. Beadle ile Edward L. Tatum, genlerin kalıtımı belirlediğini ortaya attılar.
* DNA'nın molekül yapısı ise 1953'te Amerikalı James D. Watson ile İngiliz H. C. Crick'in ortak çalışmalarıyla aydınlatılabildi.
* 1961'de Fransız genetikçiler Jacob ile Monod, DNA'nın bakteri hücrelerinde "protein sentezi"ni nasıl yönlendirdiğini açıklayan model geliştirdiler.


(Yeni Asır Araştırma Servisi, Ağustos 1996, "Genetik Mucizeleri")      
 

 
| Kategori:GENETIK MUCIZELERI _MIRACLES OF GENETICS_ | Yorum yaz! Bağlantı


<<Önceki Sayfa |1/4|Sonraki Sayfa>>

Sihirli Yazılar

Son Yazılar

Kategoriler

Bağlantılar

GetRank - Webmaster and Seo Tools