14/10/2009
Ege'de yaşanmış ilginç olaylar (7. bölüm)
Şeref Üsküp'ten öğrendiklerime dayanarak, Ege'de yaşanmış ilginç olayları aktarmayı sürdürüyorum. Ege Bölgesi, İzmir ve özellikle efelik kültürü hakkında daha geniş bilgi arayanlar, bunları Şeref Bey'in kitaplarında bulabilirler.
İzmir Körfezi'nde balina avı

Çocukluğum ve gençliğim, İzmir Körfezi'nin pis kokusunu solumakla geçti diyebilirim. O leş gibi pis kokuyu duymamak için, o kapkara suyu görmemek için özellikle Salhane bölgesinden geçmemeyi yeğlediğim, geçmek zorunda kalma olasılığına karşı yanımda kolonyalı mendil taşıdığım günler hala dün gibi aklımda. Taa ki CHP'li Belediye Başkanımız rahmetli Ahmet Piriştina gelip de bizi bu dertten kurtarana kadar. Körfezin temizlenmesi projesi aslında çok eski yıllardan beri sözkonusuydu ancak hayata geçirilmesi ve sonuçlandırılması Sn. Piriştina'ya nasip olmuştu. Tam olarak sonuçlandırılamadı gerçi. Piriştina'nın asıl hedefi, körfezi denize girilebilecek kadar temiz hale getirip plajlar oluşturmaktı. O plajlardan birinde, ilk denize giren de kendisi olacaktı. Ne yazık ki kısmet değilmiş, ömrü yetmedi, olmadı...
Bugün körfezin şu hali için şükrediyoruz biz yine de. En azından deniz mavi-yeşil renkte ve kötü kokmuyor. Balık ve midye yetişiyor yine eskisi gibi, yenmeleri sağlık açısından uygun olmasa da.. En azından körfez yaşıyor; ölüyken dirildi sanki, tekrara yaşama geçti; sadece yüzmek olanaksız körfezde. Buna da şükür... Oysa çok eskiden, anne-babalarımızın zamanında, oysa o zamanlar...
O zamanlar bir başkaymış. Evlerin hemen dibinden denize girilirmiş. Körfezde balık çeşitleri öyle bolmuş, öyle bolmuş ki bu bolluk yunusları bile körfeze çekermiş. Yunus balıkları, çifter çifter körfezde gösteri yaparlarmış; İzmir halkı da zevkle bu gösterileri seyredermiş. Taa Güzelyalı'dan Bostanlı sahiline kadar bütün kıyı boyunu amatör balıkçılar kaplanmış. Gerçi körfez temizleme projesi sayesinde bugün de birçok amatör balıkçı görebilirsiniz sahil boyunca. Ama tuttukları ufak tefek (üstelik de sağlık açısından risk içeren) sardalyaları balıktan sayabilir misiniz, onu bilmem.
Evliya Çelebi'nin "Seyahatname"sinde sürüyle gördüğünü anlattığı balinalara gelince... Bunları artık Akdeniz'de bile görmek mümkün değilken, o "çok eskiden" diye bahsettiğim dönemde, bir balinanın İzmir Körfezi'ne girdiği görülmüş! Düşünebiliyor musunuz, bizim körfezde bir balina avı!
Balinaların keyiflerine düşkün yaratıklar olduğu söylenir aslında. Ringa balığı yemek için kutuplara, aşk yapmak için Karayipler'e, güneşlenmek için de Hint Okyanusu'na giderlermiş... Öyle ise bizim körfezde ne işin vardı be zavallı garip balinacık? Herhalde yolunu şaşırıp da düştün buralara; bak ava giderken avlandın!
Egeli kovboylar
İzmir-Ödemiş'in Bozdağ yaylası
Ege'nin en yüksek yaylası olan Yuntalanı, yazın zümrüt yeşili çayırlarıyla, kışın bel boyunda karıyla "yaylaların yaylası" olarak nam salmıştır. Ödemiş'in Bozdağ köyünün yaylası olan Yuntalanı'nı, Bozdağ köylüleri otlak olarak kullanırlar.
Geçmişte, köylülerin ortak olarak aldıkları aygır ve kısraklar, sürü halinde Yuntalanı yaylasına salıverilir, burada kendi başlarına çoğalırlardı. Zamanı gelince kısrak sahipleri atlarına binerek ellerine aldıkları kement benzeri aletlerle yaylaya, taylarını yakalamaya giderlerdi. Kısrağın yanında ayrılmayan tayın, o kısrağın yavrusu olduğu anlaşılır ve sahibi, diğer arkadaşlarının da yardımıyla tayını bu kementlerle yakalamaya çalışırdı. Vahşi tayları yakalamak çok zor ama eğlenceli bir işti. Yakalanan taylar köye getirilip terbiye edilirler, ehlileştirilerek işlerde kullanılırlardı. Bu ilginç gelenek de egeli kovboylar da unutulup gittiler...
Şeyh Bedreddin, Tire'de komünizmi yaydı

1420'de Makedonya'daki Serez çarşısında asılan Şeyh Bedreddin (solda)...... Tire'deki İbni Melek türbesi. İbni Melek'in adı ayrıca Tire'de bir caddeye de verildi. (sağda)
Dünya tarihinde komünist düşünceyi ilk uygulayanlardan biri olan Simavna Kadısı Şeyh Bedreddin, 15. yüzyılın başlarında geniş kitleler üzerinde etkili oldu. Öyle ki, Şeyh Bedreddin'in halifesi Börklüce Mustafa bile ondan etkilenerek, Karaburun yarımadasını ayağa kaldırıp onbin kişi ile İzmir'e doğru inerken şöyle söylüyordu:
---- Karılarımız hariç, herşey ortak olmalı!
Bu sözler, Şeyh Bedreddin'in komünizm konusunda insanlar üzerinde ne kadar etkili olduğunun açık bir göstergesi adeta.
Şeyh Bedreddin, Tire'ye fikirlerini yaymak için gelmişti. Bu dönemde Tire'de İbni Melek olarak da tanınan İzzettin Ferişte adlı 100 yaşında bir alim yaşıyordu. Küçük Menderes yöresinin en zengini olan İbni Melek, bazen bütün Tire'nin vergilerini tek başına öder, Sünni lider olarak yörede çok sevilir, sayılırdı.
Şeyh Bedreddin, hedef olarak Tire'nin en güçlü kişisi olan İbni Melek'i seçti. Böyle güçlü bir kişiyi alt edecek kadar kendine güveniyordu. Gerçekten de istediği oldu. Kısa zamanda komünizm felsefesini yöreye yaymayı başardı. Aleviler, etnik unsurlar ve fakir Sünniler'i kendi cephesine çekti. Öyle ki İbni Melek gözden düştü, yalnız kaldı; hatta eziyet görüp
taşlandı. Taşlanan yaşlı adamın, üzüntü içerisinde şöyle dediği duyuldu:
"La hayra fi umurihim
Ne uzu billahi min şururihim"
(İşlerinde hayır görmesinler; ben onların şerrinden Allah'a sığınırım)
Dünyanın dönmediğini iddia eden İzmirli 


Galileo Galilei, hayatını kurtarmak için dünyanın dönmediğini kabul etmek zorunda kalmıştı.
İzmirli amatör gökbilimci Ramazan Fahrettin Işığan, 50 yıl boyunca dünyanın dönmediğini iddia edip durdu. Aya bile gidilip uzay hakkında yepyeni bilgiler ortaya çıkarılmasına karşın, bu konudaki ısrarından asla vazgeçmedi!
Işığan'a göre, Kopernik yüzyıllar boyunca insanlığı aldatmıştı. Dünyanın dönmediğine kesin olarak inanan Işığan, bu düşüncesini kanıtlayabilmek için 1953'te bir kitap bile bastırıp bilim alemine sundu ama ne hikmetse (!?) bilim aleminden olumlu bir yanıt alamadı bir türlü... Hatta pes etmeyerek, dünyanın dönmediği tezini, Ankara'da bilim adamlarından oluşan bir komisyona anlatmaya bile kalkıştı. Öyle ki kürsüye bir yığın dosya ile çıkınca, bu işin çok uzayacağından korkan üyeler, kendisine tanıyacakları zamanı sadece 10 dakika ile sınırlandırdılar. Bunun üzerine Işığan, "Sizler bir dersinizi günlerce anlatırken, ben koskoca varsayımı nasıl 10 dakikada anlatayım?" diyerek kürsüyü terketti.
Işığan'a göre; Galilei de "Dünya yuvarlaktır" dediğinde alay edilmiş, zindanlara atılmış ve sonunda varsayımını geri almak zorunda kalmıştı. Bu durumda kendisi de "Dünya dönmüyor" dediğinde kimsenin inanmaması doğaldı.
"Bir sivrisinek bile uçarken ses verir. Dünya, saniyede 29,8 kilometre hızla hem Güneş'in hem de kendisinin çevresinde, üzerinde bütün bu canlılar ve eşyalar olduğu halde dönecek de ses vermeyecek olur mu hiç? Dönen topacın üzerine birşey koyun bakalım, durur mu?" diye açıklıyordu iddiasını.
Kendi ailesinden dahi hiçkimseyi buna inandıramayan Işığan, yine de pes etmedi. Bu röportaj yapıldığında (17 yıl önce) yaklaşık 90 yaşındaydı ama yine de "Ölmeden önce inşallah bu iddiamın dünyaca kabul edildiğini göreceğim" diyordu!
| Kategori:EGE__DE ILGINC OLAYLAR
|
Yorum yaz!
Bağlantı
30/9/2009
Ege'de yaşanmış ilginç olaylar (6. bölüm)
Şeref Üsküp'ten edindiğim bilgilere dayanarak Ege'de yaşanmış ilginç olayları aktarmaya devam ediyorum. Bu arada Ege Bölgesi, İzmir ve efelik kültürü hakkında geniş bilgi edinmek isteyenlerin, bunları kendisinin kitaplarında bulabileceklerini bir kez daha hatırlatmak istiyorum.
"Arslanlar" köyü, az kalsın "Fareler" köyü olacaktı!

Eski İzmir Valisi Kazım Dirik Paşa, Atatürk'ün yakın arkadaşları arasında yer alıyordu (en sağda)
Atatürk'ün yakın arkadaşı Kazım Dirik Paşa, İzmir valiliği yaptığı dönemde, kente çok şey kazandırdı. Her köye okul, yol, köprü yapmak ve su getirmek için gece gündüz demeden çalıştı; haftanın dört günü köy köy, kasaba kasaba dolaştı. Ancak bütün işlerin vilayetin dar bütçesiyle yapılması mümkün olmadığından, genellikle halk imece usulü çalışarak yardım ederdi.
Kazım Dirik Paşa'nın yolu bir gün İzmir'in Torbalı ilçesine bağlı Arslanlar köyüne düştü. Paşa'yı kahvede ayranlar ikram ederek ağırlayan köylüler, kendisinden köye bir okul yaptırmasını istediler. Zaten her köye bir okul yaptırmayı amaçlayan Paşa, bu isteği çok olumlu karşıladı ve köylülere "Malzemeyi hemen göndereceğim. Siz mevcut plana göre temelleri kazmaya başlayın. Ben 15 gün sonra tekrar geleceğim" dedi.
Dedi demesine de, 15 gün sonra geldiğinde köylülerin temelleri kazmak şöyle dursun, işe başlamamış olduklarını gördü. Özür dileyen muhtara bir şans daha verdi. Yine 15 gün sonra geleceğini, malzemenin de yolda olduğunu söyledi.
Ama ne fayda! O dönemde tütün kırımı ile meşgul olan Arslanlar köyü halkı, imece usulü ile okul yapımına bir türlü zaman ayıramadı. Paşa, 15 gün sonra köye gelip de yine işe başlanmamış olduğunu görünce doğal olarak küplere bindi! Köylüleri inşaat yerine toplayarak şöyle dedi:
---- Benden okul istediniz. Kabul ettim, malzeme gönderdim. Ama sizde hiçbir çaba yok. Son kez olarak sizlere bir şans daha vereceğim. Okulların açılmasına 3 ay kaldı. Bu 3 ay zarfında okulu bitireceksiniz; gelip açılışı yapacağım, çocuklarımız okula başlayacak. Yine yapmaz ya da geciktirirseniz, "Arslanlar" olan köyünüzün adını "Fareler" olarak değiştirerek sizi cezalandıracağım.
Paşa, dediğini yapan bir adamdı. Bu işin şakası olmazdı yani. Kim "arslan" yerine "fare" diye anılmak ister ki? Köylüler, bu sözleri ciddiye alarak telaşa kapıldılar. Var güçleriyle çalışarak 3 ay içinde okulu bitirdiler! Paşa da gelip açılışı yaptı. Demek ki neymiş; isteyince bal gibi de oluyormuş, herşeye zaman bulunabiliyormuş.
Türkiye'nin ilk gece futbol maçı, İzmir-Ödemiş'in Adagüme köyünde, otomobil farlarıyla aydınlatılan sahada oynandı

Dönemin İzmir Valisi Kazım Dirik, Karşıyaka takımının bir Macar takımıyla yaptığı maçı seyrederken (soldan üçüncü - 4 Temmuz 1930)
Meşhur İzmir valimiz Kazım Dirik Paşa'yla ilgili bir ilginç olay daha... Tek partili dönemin geniş yetkili valisi olarak yalnızca yol, okul, köprü, suya değil, spora da çok önem veriyordu Kazım Paşa. Daima gençleri spor yapmaya teşvik etti. Zamanın modası golf pantolonu, spor ceketi, kasketini giyerek 1927 model Ford marka makam arabasına atladığı gibi Ege'nin en uzak köylerine bile denetime giderdi.
1935 yılı Ekim ayında Ödemiş ve köylerini içeren 3 günlük bir denetim gezisine çıktı. Ödemiş'in Adagüme ve Bademye köyleri arasında iddialı bir futbol maçı oynanacaktı. Maç saat 16.00'da, Adagüme köyündeki bir çayırda yapılacak; Paşa da maçı seyredecekti. 3 arabalık bir konvoyla yola çıktı. Ama yol üzerindeki köylere de uğrayan Paşa, zamanında Adagüme'ye varamadı. Vardığında da geç olmuş, güneşin batmasına az bir zaman kalmıştı.
Herşeye rağmen, Paşa'nın talimatıyla maç başladı. Sonlara doğru hava iyice kararmaya başladı. İşte o anda, yine Paşa'nın emriyle, maç sahasının 3 köşesine çekilen 3 otomobilin farları ve yan projektörleri sahaya çevrilip yakıldı! Böylece saha yeterince aydınlatılmış oldu. Türkiye'nin ilk gece maçı, işte bu koşullar altında gerçekleştirildi!..
Yağmur değil adeta "para yağmuru"! 
Antik para
Egeli üreticiler, mevsiminde ve zamanında yağan yağmura sevinerek "Gökten altın yağıyor" diye bayram yaparlar, değil mi? Antik bölgelerde yaşayanlar ise hem bereketli mahsul için hem de toplayacakları antik paralar için sevindiklerinden çifte bayram yaparlardı. Gökten asıl onlar için altın yağardı desek yanlış olmaz.
Birkaç gün süren sağanak yağmurdan sonra, bazı bölgelerde eski para toplamaya çıkarlardı. Yağan yağmur toprakların bir kısmının akıp gitmesine neden olurken, ağır ve yağmur sularıyla akıp gitmeyen, yüzeye yakın antik paralar gün ışığına çıkarak kolayca toplanırlardı. Genellikle altın, gümüş sikkeler toplanırken, "mangır" denen diğer madenlerden yapılmış paralar önemsenmez, oynamaları için çocuklara verilirdi. Hemen her yağmurdan sonra para toplamaya koşan kimseler vardı ki bunlara "defineci" denirdi. 
Ege'de yağmur sonrası eski para toplamaya çıkma adeti, bazı bölgelerde hala sürüyor. Yalnız artık, "mangır"lar da değerli oldu. Hatta altından da daha değerli. Ancak 1983'de çıkan "Tarih ve Kültür Varlıklarını Koruma Kanunu" ile koruma altına alınmış antik paraları bu şekilde toplamanın yasal olmadığını hatırlatmak istiyorum. Para yağmuru, ceza yağmuruna dönüşmesin sonra... Lütfen dikkat diyorum "defineci"lere. Konuyla ilgili olarak müze yetkililerinden bilgi almayı ihmal etmeyin.
Altay'ın eski başkanı Rıdvan Burteçini, savaşta kurtarıldığına sevinemedi 

Rıdvan Burteçin'i 2000 yılında, 74 yaşında iken kaybettik
Uzun yıllar boyunca Altay'da yöneticilik yapmış, "lejyoner "işadamı Rıdvan Burteçin, Altay için büyük paralar harcamaktan kaçınmadı. "Yahu biraz da bize" diye kendisine takılan Şeref Üsküp'e ise "Altay'da param kalmaz ama senden geri alacağım şüphelidir" diye karşılık verirdi hep. Aralarında tatlı bir dostluk vardı. Ama Burteçin'in Fransız Lejyonu'na yazılıp savaşmak üzere Hindiçini'ye gitmesine, Şeref Üsküp bir türlü akıl sır erdiremedi.
Hindiçini'de, Fransızlar'ın safında Vietnamlılar'a karşı savaşırken, işe Çinliler de karışınca, durum daha da tehlikeli bir hal aldı. Burteçin, ayağından yaralanarak Çinliler'e esir düştü. Öldürülmeyi beklerken bayıldı. Ayıldığında bir de ne görsün! Çinliler, yarasını sarmışlar, yiyecek veriyor, kendisine iyi davranıyorlar!
Ama savaş bu... Ertesi gün Fransızlar o siperleri geri alarak esirleri kurtardılar. Tabii Rıdvan Burteçin'i de... Doğal olarak çok sevinmesi gerekirdi değil mi? Ancak sevinemedi. Zira Fransızlar, Burteçin'i tedavi eden, aç bırakmayan Çinli askerleri öldürdüler.
Empati yapar, kendimizi Burteçin'in yerine koyarsak, neler hissettiğini kolayca anlayabiliriz. Kim olursa olsun, savaşta bize bakan, iyi davranan, yiyecek veren insanların gözümüzün önünde öldürüldüklerine tanık oluyoruz. Zor bir durum, öyle değil mi? Bu buruk "kurtarılış"tan, Burteçin'e iki şey kaldı: 1. Fransız Hükümeti'nin verdiği "legion d'honneur" (lejyon donör) üstün hizmet nişanı 2. Çinliler'e karşı duyduğu sevgi... Bu olay, ister istemez bana günümüzün Çinliler'ini ve onların Uygur Türkleri'yle olan "sevgi dolu" (!?) ilişkilerini çağrıştırdı. Nerdeeen nereyeeee!..
| Kategori:EGE__DE ILGINC OLAYLAR
|
Yorum yaz!
Bağlantı
17/9/2009
Ege'de yaşanmış ilginç olaylar (5. bölüm)
Şeref Üsküp'ten öğrendiklerime dayanarak, Ege'de yaşanmış ilginç olayları sizlerle paylaşmaya devam ediyorum. Ege Bölgesi, İzmir ve efelik kültürü hakkında geniş bilgiyi kendisinin kitaplarında bulabilirsiniz.
Evliya Çelebi "Şefaat Ya Resulallah!" diyeceğine "Seyahat Ya Resulallah!" derse...

Evliya Çelebi, gezdiği yerleri çekici üslubuyla ünlü "Seyahatname"sinde anlatır
Ünlü seyyahımız Evliya Çelebi'nin gençliğinde gezmediği yer, katılmadığı savaş kalmamıştı. 17. yüzyılda bütün Osmanlı İmparatorluğu'nu ve komşularını gezdi ve gördüklerini ünlü "Seyahatname"sinde, biraz da "hayal gücü ve mübalağa" katarak tatlı tatlı anlattı. Aslında bunu doğal karşılamak gerekir. Zira çoğu yazar, yazdığı gerçekleri bir parça hayal gücü ile süsler ki okuyuculara daha ilgi çekici gelsin. Aksi takdirde kupkuru gerçekleri okumak, kimseye fazla bir tat vermez diye düşünüyorum. Her neyse... Demek istediğim şu ki Evliya Çelebi'nin yazdıkları arasında hangi bölümlerin tamamen gerçek, hangi bölümlerin ise mübalağa-espri olduğunu kesin olarak bilemeyiz. Bu nedenle, Evliya Çelebi'nin başından geçenleri, yine onun bakış açısıyla verelim gitsin en iyisi...
Yaşı iyice ilerleyen Evliya Çelebi'nin gördüğü rüyalar da oldukça enteresanmış. Örneğin gençliğinde bir gece rüyasında Peygamber Efendimiz'i (S.A.V.) görür. Hemen ayaklarına kapanarak şefaat istemeye yeltenir ama dili sürçer, "şefaat" diyeceğine "seyahat" deyiverir! Düşünün ki "Şefaat Ya Resulallah!" diyeceğine "Seyahat Ya Resulallah!" demiş bulunur! Bu olaydan sonra Evliya Çelebi hep şöyle düşünür: "Allah'tan, peygamberimiz aracılığıyla bağışlanmamı isteyeceğime yanlışlıkla seyahat etmeyi istemiş oldum ve duam kabul oldu. İşte bu yüzden bütün ömrüm seyahatle geçiyor." !!!
Yaşlılık yıllarında ise hacca gitmek üzere İstanbul'da hazırlık yaparken, rüyasında babasını görür bu kez. Rüyada babası, Evliya Çelebi'nin kulağını çekerek ensesine okkalı bir pehlivan tokadı yapıştırarak "Hac görevini gemi ile yap! Tanrı yardımcın olsun!" der. Gördüğü bu rüyayı da önemseyen Evliya Çelebi, hacca deniz yoluyla gitmeye karar verir. Bindiği gemi Marmara'yı, Çanakkale Boğazı'nı geçerek Ege Denizi'nde seyrederken, adalar arasında geyiklerin yüzdüğüne tanık olur. Ancak bu güzel seyahat, Sisam adası civarında uğradıkları korsan saldırısı yüzünden bozulur ve Sığacık limanına sığınmak durumunda kalırlar...
... Evliya Çelebi'nin rüyaları pek de hayra alamet değildi galiba!..
O dönemde, Ege ormanlarında "Akdeniz Parsı" diye adlandırılan, bugün "kaplan" dediğimiz hayvanlardan çok fazla sayıda vardır. Bir gece Evliya Çelebi ve arkadaşları dağda gezinirken, karşılarına yakaladığı mandanın ciğerini sökmekle meşgul bir kaplan çıkar. Mandanın işini bitiren kaplan, bu kez de Çelebi'nin grubuna yönelir ama adamların tüfekle ateş açmaları sonucu kaçar. O sırada gök gürlemesi gibi bir ses duyarlar. Bir de bakarlar ki kaçan pars, bu kez de başka bir parsla boğuşuyor. İki parsın boğuşması, birbirlerini öldürmeleriyle sonuçlanınca, Çelebi'ye bu parsların derilerini yüzüp almak kalır!.. 
Bir başka olur İzmir'in yangınları! 
1922'de Yunanlılar'ın İzmir'den kaçarken çıkardıkları tarihi yangın
Eskiden İzmir'de çıkan yangınlar, afili delikanlılar tarafından bağırıp çağırarak etrafa haber verilirdi. "Yaaannggıııın çıııktıııı! Yaaaangııın vaaar!" şeklinde!.. İzmir'in eski belediye başkanlarından Cahit Günay'ın babası İbrahim Bey ise eski itfaiye kumandanı olarak şehre sembol olmuş bir kişiydi. Mesleğine son derece aşık olup yangın yerlerine geliş ve gidişlerinde halktan alkış toplamasıyla ünlüydü. Evet, alkış! Öyle ki bazen halk yangını bile unutup, İbrahim Bey'in açıklamalarını dinlemeye kaptırırdı kendini!
İbrahim Bey, kendi köyünden seçip getirttiği itfaiye erlerine baba şefkati gösterirdi hep. Ama aynı zamanda askeri disiplin de uygulardı! 30 yıl boyunca İzmir itfaiyesinin başında bulunan İbrahim Bey'in şansı yardım etmiş olmalı ki o dönemde çok büyük yangın felaketleri yaşanmadı. İbrahim Bey'in adı belleklerde "alkış toplayan itfaiye kumandanı" olarak kaldı. 
Gelir arayışındaki Osmanlı, Ege'deki "sülük"lerden bile medet umdu! 
Bugün de ABD, Kanada, Macaristan, Almanya ve İsrail'e sülük ihraç ediyoruz
1843 yılında, Padişah Abdülmecit'in fermanı üzerine; Saruhan (Manisa), Aydın, Menteşe (Muğla) ve İzmir civarındaki göl ve dere yataklarında bulunan sülüklerin toplama hakkı bir İngiliz firmasına bir yıllığına satıldı. Ve bunun karşılığında 50.000 kuruş alındı.
O devirde 1 adet inek 130 kuruş, 8 dönüm bağ 400 kuruş, güzel bir cariye 1200 kuruş, oturulabilir bir ev 200 kuruş ediyordu. ---- Bu arada, güzel bir cariyenin tam 6 adet ev değerinde olmasına ne demeli bilmem ki!---- Yani 50.000 kuruş, yaklaşık 385 adet inek anlamına geliyordu. Bu kadar bir para, koskoca Osmanlı İmparatorluğu'nun hangi derdine deva olabilecekti ki? Batı'dan yeni yeni borç almaya başlamış olan Osmanlı, gelir arayışı içinde çırpınıyor ve Ege'deki sülüklerden bile medet umuyordu!
Kaldı ki sülük toplama işinin İngilizler'e verilmesi, sülüklerin Avrupa'ya satılması anlamına geliyordu. Avrupa, oldukça zahmetli olan bu sülük işini göze almıştı. Demek ki o dönemde Avrupa umudunu Ege'nin bu kan emici hayvancıklarına, Osmanlı ise "sinekten yağ çıkarırcasına" gelecek 50.000 kuruşa bağlamıştı! 
150 yıl önce Ödemiş'te leylekler için vakıf kuruldu
Ödemişli Hacı Mustafa, hayvanlar için vakıf kuran ilk kişi olarak tarihe geçti
Bildiğimiz gibi, kelaynaklar gibi nesli tükenmekte olan hayvanlar için çeşitli vakıflar kuruldu. Ancak hayvan sevgisi uğruna vakıf kurma işinin öncüsü Ödemişli Hacı Mustafa adlı bir kişiydi. Ödemiş'te kalan leyleklerle ilgili bir vakıf kurmuştu. Yüreği hayvan sevgisiyle dolu olan Hacı Mustafa ve arkadaşları; göç edemeyen, yaralı, hasta leylekleri toplayarak vakıf binasında bakıyor, tedavi ediyorlardı. Kış geçip de ilkbaharda diğer leyleklerin dönüşüne kadar, hasta leylekleri burada barındırıyorlardı.
| Kategori:EGE__DE ILGINC OLAYLAR
|
Yorum yaz!
Bağlantı
7/9/2009
Ege'de yaşanmış ilginç olaylar (4. bölüm)
Şeref Üsküp'ten edindiğim bilgilere dayanarak, Ege'de yaşanmış ilginç olayları nakletmeyi sürdürüyorum. Ege Bölgesi, İzmir ve efelik kültürü hakkında geniş bilgi arayanlar, bunları kendisinin kitaplarında bulabilirler...
Halikarnas Balıkçısı, kendi diktiği kahve ağacını balta ile parçaladı!
Kahve ağacı konusu fiyaskoyla sonuçlandı
Daha önceki bölümlerde, Cevat Şakir Kabaağaçlı yani nam-ı diğer Halikarnas Balıkçısı'nın enteresan bir kişilik olduğuna şahit olmuştuk hep beraber!
Hani "nevi şahsına münhasır" derler ya, aynen öyle! Bu bölümde de kendisinin başından geçen bir başka ilginç olayı aktarmak istiyorum:
1925 yılı civarında Bodrum'da sürgüne gönderilen Halikarnas Balıkçısı, Bodrum'u o kadar sevdi ki cezası bittikten sonra da orada kalmaya devam etti. Eee, haklı tabii; beni de sürgün yeri diye Bodrum'a gönderseler, ben de kalırdım herhalde!.. Neyse, biz ilginç olayımıza dönelim... Bodrum'da kaldığı süre zarfında tam bir yeşilci kesilen Halikarnas Balıkçısı, Bodrum'u ağaçlandırmak için gönüllü çalışmalarda bulundu. Önce greyfurt, daha sonra da kahve ağacı yetiştirmeye kalkıştı!
Greyfurt tamam da, kahve ağacı yetiştirme konusu tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. Şöyle ki, taaa Brezilya'dan getirttiği kahve fidanını evinin bahçesine dikerek özenle bakmaya başladı. Ve nihayet kahve ağacı ilk ürününü verdi; tam bir kilo kahve!.. Ancak o dönemde kahve de sigara gibi devlet tekelindeydi. Neyse ki Ankara ile yaptığı yazışmaların da olumlu sonuç vermesiyle bu engeli de aşmış oldu. Belki de bir ödül bile sözkonusu olacaktı. Herşey yolunda gidiyor, Halikarnas Balıkçısı sevinçten yerinde duramıyordu artık! Ta ki Ankara, kahveyi incelemesi için bir eksper göndermeye karar verene kadar! Elde edilen ürün miktarı tesbit edilecek ve bunu sahibinin kullanmasına izin verilecekti amaaa.. Eksperin gidiş-dönüş yol parası ile harcırahının, ağaç sahibi tarafından derhal ödenmesi şartı ile!..
Bunu öğrenip öfkelenen Halikarnas Balıkçısı'nın ne yaptığını tahmin edebiliyorsunuz herhalde! Baltayı kaptığı gibi soluğu kahve ağacının yanında aldı. Ağacı paramparça ederek sorunu "kendine özgü bir şekilde" çözüverdi! 
Ege'de esir ticareti ve Çerkez cariyeler
Cariyeler, güzellikleri ile efendilerini cezbediyorlardı
Esir ticareti 17. yüzyılda tüm dünyada yasaklanmış olmasına karşın, Osmanlı İmparatorluğu'nda el altından simsarlar yoluyla devam ediyordu. Ege'nin esir pazarı Uzunada'daydı. Günümüzde askeri amaçla kullanılan, sivillerin girmesinin yasak olduğu Uzunada'da o zamanlar zenci köleler ve Çerkez cariyeler alınıp satılırdı.
--- Uzunada, İzmirliler'in yaz boyunca vapur ile giderek kumsallarından yararlandıkları Yassıcaada'nın -ya da diğer adıyla Alman Adası'nın- kuzeyinde yer alıyor. ----
Uzunada'daki esir pazarına, yalnızca esir tüccarları gelebilirdi. Bir köleye sahip olma durumu ömür boyu sürerdi; köle, ancak efendisi tarafından azat edilirse özgür kalabilirdi. Aslında zengin evlerinde rahat bir yaşam süren bu köleler, azat edilmeyi de istemezlerdi pek. Ne de olsa aile içerisinde, o dönemi yansıtan filmlerde de gördüğümüz gibi, bacı kalfa, ağa ya da cariye gibi ayrıcalıklı konumlara sahiptiler.
Kafkasya'dan getirilen dillere destan güzellikteki Çerkez cariyeler, efendilerinin gözdesi haline gelirlerdi. Hatta diğer karıları (!) izin verdiği takdirde, efendinin cariyesi ile evlenip çoluk çocuğa karıştığı da olurdu.
1810 yılında esir ticareti, Osmanlılar'da da son buldu. Zira bir şeyhülislam fetvasıyla resmen yasaklandığından tarihe karıştı. Geriye ne esirler kaldı, ne de esir pazarları... O günlere tanıklık eden Uzunada'daki harabe esir pazarı binası, mermer sütunlar ve mermer avlu haricinde tabii...
Ege'nin ilk gazozu Tire'de üretildi
Portakallı Cincibir, tadını içen bilir...
İzmir'in 70'li yıllardaki gazozu Cincibir, yazlık sinemalarda bolca tüketiliyordu
Yaz aylarında serinlik veren, Fransızca "gazeux" sözcüğünden gelen, içinde karbon gazı bulunduran "gazoz" içeceğini, Egeliler ancak 1932'de tanıdı. Önceleri Yunan adalarından getirilerek meraklılarına satılan gazoz, daha sonraları Rumeli muhacirlerinden Ahmet Rıfat Efendi tarafından Tire'de imal edilerek satılmaya başlandı. Hatta İzmir'e de kasalar halinde Tire'den gönderildi ki İzmirliler'in gazozla tanışması da bu şekilde oldu.
O zamanlar, gazoz kapakları şimdiki gibi tenekeden değildi. Şişenin ağzı lastikli idi ama gazozun gazının kaçmaması için, şişenin içinde, ağzına yakın kısmında cam bilye bulunurdu. Karbon gazının yarattığı basınç cam bilyeyi şişenin lastikli ağız kısmına doğru iter ve şişenin ağzını kapayarak gazın kaçmasına engel olurdu.
Zamanla gazoz imalethaneleri çoğalarak "gazozcu esnafı" ortaya çıktı. Günümüzde ise gazoz üretimi dev holdinglerin gazoz fabrikaları taafından yapıldığından, sokaklarda "Gazooooozzzcuuuu!" diye bağırarak dolaşan satıcıların sesleri artık sadece nostaljik bir anı olarak kaldı. Tıpkı başka birçok şey gibi!..
Egeliler, akrep sokmasına karşı çok geçerli yöntemler (!?) keşfettiler 

Akrep sokması, bazen ölüme bile neden oluyordu
Çengel biçimindeki iğnesi ile soktuğu canlıları kıvrandıran, felç eden hatta bazen de öldüren akrep, Ege ovalarının korkulu rüyasıydı. Yılanın bile akrepten korktuğu, akrebin insanoğlu ve balinadan sonra intihar eden 3. canlı olduğu söylentileri kol geziyordu.
Yine söylentilere göre; eğer akrep son 3 içinde hiçkimseyi sokmadan sizi sokarsa, içinde fazlaca zehir biriktirmiş olduğundan, sizi 4 saat sürecek kuvvetli bir ağrı bekliyor demekti. Yok eğer son üç gün içinde başkasını sokmuş da öyle sizi sokmuşsa, çekeceğiniz ağrı daha hafif olacaktı. Yani akrep, zehrini tam 3 günde dolduruyordu.
Civarda, akrep sokmasına karşı şerbetli olduklarını öne sürerek, bu konuda özel bir dua okuyanlar türemişti. Okutan kişinin ağrısı, zehrin etkinlik süresi geçtiğinde zaten dinecekti; okutsa da okutmasa da... Ama genellikle okuttuğu için ağrının geçtiğine inanılırdı. Gerçek şu ki akrep sokmasına karşı okunan bu duanın zararı olmadığı gibi hiçbir yararı da yoktu ama en azından kişinin psikolojik olarak rahatlamasını sağlayabiliyordu.
Gelelim akrep sokmasından korunmak için keşfedilen en inanılmaz yönteme... Ödemişli Hüseyin, akrep sokmasına karşı kendisini, kendi buluşu olan özel bir yöntemle şerbetlemişti: Günaşırı, 7 defa ezilmiş akrep yutmak!!!
Bu müthiş yöntemi, ondan başka uygulamaya kalkışan olmadığını tahmin edersiniz herhalde!..
| Kategori:EGE__DE ILGINC OLAYLAR
|
Yorum yaz!
Bağlantı
25/8/2009
Ege'de yaşanmış ilginç olaylar (3. bölüm)
Şeref Üsküp'ün bana anlattıklarına dayanarak, Ege'de yaşanmış ilginç olayları sizlerle paylaşmaya devam ediyorum. Bu arada İzmir, Ege ve efelik kültürü hakkında ayrıntılı bilgiyi kendisinin kitaplarında bulabileceğinizi de bir kez daha hatırlatmak istiyorum.
Hayatını vatanına adayan Mithat Paşa'nın sonu, Taif zindanlarında ölüm oldu!
Yahudi hafiye, para hesabı yapmasaydı...
Mithat Paşa
İzmirli olup da adını Mithat Paşa'dan alan "Mithatpaşa Caddesi"ni bilmeyen yoktur... Eski sadrazam Mithat Paşa, 1880'de İzmir'e vali olarak atandı. Ancak Paşa'dan kuşku duyan Sultan Hamit, çevresini bir sürü jurnalci ile kuşatmıştı. Yunan gazetelerine Türk aleyhtarı yazılar yazdırmak ve Sultan Abdülaziz'i öldürmek gibi asılsız suçlamalarla, Mithat Paşa'yı ortadan kaldırmak amacındaydı. Mithat Paşa da saraya hiç güvenmiyordu. Bu karşılıklı güvensizlik ortamında bile, İzmir için önemli çalışmalar yaptı. Mithatpaşa Caddesi'ni, Sanat Okulu'nu, İzmir Tramvay Şirketi'ni, polis ve jandarma teşkilatını kurdu. Özellikle sonuncusu, sarayı hepten endişelendirince, Sultan Hamit, İzmir'e Hüsnü Bey adındaki saray yaverini göndererek Paşa'nın gizlice izlenmesini istedi. Paşa da sadık bir Yahudi polisini, Hüsnü Bey'in peşine taktı.
Sultan'ın yaveri Hüsnü Bey ile Paşa'nın Yahudi polisi ahbap oldular. Her akşam Kordonboyu'nda tavla oynayıp kanyak içtiler. Bu arada, Paşa'nın yakınları, ona gelecek tehlikleerden bahsedip Avrupa'ya kaçmasını istediler ama Paşa buna yanaşmadı. Yine de tedbir olarak limanda bekleyen bir gemi hazırlattı. Bir de konağında arka sokağa açılan gizli bir kapı...
4 Mayıs 1881 gecesi, Yahudi polis, Hüsnü Bey'den Paşa'nın tevkif edileceğini öğrenir öğrenmez harekete geçti. Hemen bunu Paşa'ya bildirmesi lazımdı ki bir an önce kaçsın. Polis, o an Alsancak Vapur iskelesi civarındaydı. Koşarak Kordonboyu'nu takiben Konak Meydanı'na çıktı. Kanyak içtiğinden başı da hafif dumanlıydı. Faytona binmek ile binmemek arasında kaldı. Fayton ona 10 dakika kazandırırdı ama yarım mecidiye parası giderdi. Sonradan bunu Paşa'dan istemek de ayıp olurdu. "En iyisi koşarak gideyim" diye düşündü. Kan ter içinde Paşa'nın konağına varıp haberi verdi. Ancak artık geç olmuştu; Sarıkışla'da silahlanmış üç tabur asker, neredeyse Konağı ablukaya almak üzereydi.
Mithat Paşa eşi ve çocukları ile vedalaşarak gizli kapıdan dışarı çıktı. Limanda bekleyen gemi ile kaçması da mümkün olmadı. Çünkü bir tabur kadar asker de limanı sarmak üzereydi. Bunun üzerine, Fransız Konsolosluğu'na iltica etti.
Yahudi polisin yarım mecidiyelik para hesabı, Paşa'nın kader çizgisinde önemli rol oynadı. Acaba polis faytona atlasaydı, kazanılan 10-20 dakika ile kaderi değiştirmek mümkün olabilir miydi? Ne yazık ki bütün hayatını vatanına ve milletine hizmetle geçirmiş olan Mithat Paşa'nın sonu, Suudi Arabistan'daki Taif zindanları ve ölüm oldu...
Halikarnas Balıkçısı'nı mahkemede bir türlü susturamadılar 
"Manevi kişiliğimi Konak Meydanı'na serin; gelen geçen çiğnesin!"
MERHABA !
Yokuş başına geldiğinde,
Bodrum'u göreceksin
sanma ki sen geldiğin gibi gideceksin.
Senden öncekiler de böyleydiler,
akıllarını hep Bodrum'da bırakıp gittiler...
Halikarnas Balıkçısı
Cevat Şakir Kabaağaçlı
Cevat Şakir Kabaağaçlı, nam-ı diğer Halikarnas Balıkçısı, hiçbirşeyden çekmedi dilinden çektiği kadar... Kendine has bir kişiliği vardı. Hep aklına estiği gibi, fütursuzca konuşur, yazar, davranırdı. Bu yüzden elbette başı dertten kurtulmazdı bir türlü.
1946'da yine bir yazısında hükümetin manevi kişiliğine hakaret ettiği iddiasıyla İzmir'de mahkemeye çıkarıldı. Kendisini sevenler, mahkemede de ileri geri konuşup avukatları zor durumda bırakacağını tahmin ederek şöyle dediler:
--- Aman üstat. Sakın ha konuşma, hiçbirşey söyleme. Avukatın seni savunacak, kurtulacaksın. Yeter ki ağzını açma.
Duruşma başladı. Savcı "Sanık, hükümetin manevi kişiliğine hakaret ettiğinden..." demeye kalmadan üstadı tutmak ne mümkün tabii, hemen yerinden fırlayarak;
--- Yahu, hükümetin manevi kişiliği de ne demek oluyor? Benim manevi kişiğimi Konak Meydanı'na serin, gelen geçen çiğnesin. Ama nazik bedenimi değil. Hükümet canlı mıdır? Neresi ezilip acıyacak?
Diye haykırmaz mı!.. Üstadı zar zor yerine oturttular ve neyse ki beraat etti. Eeee, ne demişler, "Bülbülün çilesi, dili belasıdır"...
Bayındır camilerinde okunan sala için dava açıldı

Bildiğimiz gibi sala bayram namazına,cuma namazına veya cenazeye çağrı için okunur... Ancak 1950 milletvekili seçimlerinde Demokratlar, C.H.P.'ye karşı seçimleri ezici bir üstünlükle kazanınca yer yerinden oynadı ve iş biraz çığrından çıktı. Hele Bayındır ilçesindeki zafer gösterisi, akla hayale sığar gibi değildi.
Bayındır'ın bir ara belediye başkanlığı da yapmış, dağı taşı zeytin ağacı ile donatmış, deli-dolu Yahya Kerim Bey'i, aslında çok yaman bir adamdı. Makine mükendisi ve boks şampiyonu olan Yahya Kerim Bey, yuvarlak bir yemek masasını dişleri ile havaya kaldırmakla ünlü enteresan bir kişiydi. Seçim sonuçları gelince, zafer sarhoşluğu ile cami müezzinlerini çağırarak 2. Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü için camilerde sala okumalarını istedi! "İsmet Paşa öldü, buyrun cenaze namazına!" gibisinden yani!.. Bol bahşişi alan müezzinler de kutsal camilerimizi bu işe karıştırarak salayı verdiler!
Derken Yahya Kerim'e mahkeme yolu göründü tabii. C.H.P.'nin açtığı, Ödemiş Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen dava sonucunda Yahya Kerim cezalandırıldı. Bu olay da böylece Ege'de yaşanmış en ilginç olaylardan biri olarak kayda geçti.
| Kategori:EGE__DE ILGINC OLAYLAR
|
Yorum yaz!
Bağlantı
<<Önceki Sayfa |1/2|