Sihirli Yazılar
-

3/6/2009 · Kategori: ARASTIRMAYA ADANAN BIR OMUR

Tanrı sanatı "ziraat" (Prof. Dr. Reşit Sönmez'in öyküsü)

Image Hosted by ImageShack.us

----Reşit Sönmez söyleşisinin sonu----

Türk köylüsünün yol gösterilmeye muhtaç olduğunu anımsatan Reşit Sönmez, koyunculuk için kendisinin bilim adamı olarak üstüne düşeni yaptığını, artık Bakanlığın bu üstün nitelikli hayvanları yayması gerektiğini söylüyor.

İzmir'deki öğretim üyeliği hayatı boyunca çok verimli 4 yeni koyun tipi geliştiren Prof. Dr. Reşit Sönmez'in koyunları, Tarım Bakanlığı'na ait 4 ayrı işletmede üretiliyor. Lüleburgaz yakınında "Türkgeldi", Gökçeada'daki "Gökçeada", Denizli'deki "Acıpayam" ve Gönen'deki "Tahirova" işletmeleri o dönemde Reşit Hoca'nın sürekli gidip geldiği yerlerdir. Dördü için de, yörelerinin iklim ve arazi koşullarına uygun koyun ırklarını 25-30 yıl emek vererek üretmiştir.

Reşit Hoca, bu çalışmaları hakkında şu değerlendirmeyi yapıyor:

"Doğal yapı, iklim faktörleri, asırlardan bu yana yerli koyunlarımızı  değişik ırklar halinde bölgelere dağıtmış. Afyon'un bir köyünde koyunlar koca koca kuyruklu iken, Menemen ve Bergama'da ince kuyruklu olduklarını görürsünüz.

Çiftçinin beklentisini karşılamak, elindeki verimsiz yerli koyunu yüksek verimli hale getirip ona hediye etmek istiyorsanız, bu faktörleri düşünmek zorundasınız. Yani Afyon'daki çalışmanız başka, Denizli'deki çalışmanız başka olacak; Bergama'daki, İzmir'deki çalışmanız başka olacak; Trakya'daki başka olacak. Peki bu neyle olur?

Amerika'yı gezmek, Teksas Üniversitesi'nde ders takip etmek ve sonra da burada salondan dışarı çıkmamakla mı? Tabii ki hayır!.. Kırsal alanda çiftçimizin, köylümüzün kızgın güneş altında, karda, çamurda neyle uğraştığını, ne gibi beklentileri olduğunu bilmemiz gerek."  

Image Hosted by ImageShack.us

Reşit Hoca'nın ısrarla üzerinde durduğu nokta şu: Dış ülkelerden Hollanda sığırı, Jersey sığırı, Montafon gibi süt ineklerinin ithal edilmesi doğal. Çünkü bunlar dünyaca tanınmış, başka ülkelerde ıslah çalışmaları yapılmış ve uluslararası bir ticarete konu olmuş ırklar. Ama koyuna gelice, durum farklı. Zira Türkiye'nin dört köşesinde dört ayrı iklim var. İthal edilen koyunun bizim ülkemizin iklim şartlarına uyum sağlayıp sağlayamayacağı önceden belli olmuyor. Bu konuya şöyle bir örnek veriyor Reşit Hoca:

"Beşikçioğlu'nun Torbalı'da bir çiftliği vardı. Parmak patates üretimi de yapıyorlardı. Erzurum'dan, Kars'tan ucuz koyun getirmişler.  Eski gülle şampiyonu İzmirli Atıf Atilla bir gün telefon ederek koyunların ölmeye başladığını söyleyip, bir bakmamızı rica etti. 'Erzurum ve Kars'tan gelen koyunlar ölüyorsa, hiç bakmamıza gerek yok; onlar ölür' dedim.  Nedeni basitti: 2000 metre yükseklikteki bir yaylada yaşayan koyunu Torbalı'nın 40 derece sıcağına getirir ve de üstelik ona 'Patates artığı yiyeceksin' derseniz, yaşamasını bekleyemezsiniz!.."

Evet, geliştirilen 4 yeni tip sayesinde Ödemişli bir çiftçinin "hem bol süt veren hem de aylar boyu sağılan koyun" hayali gerçek olur! Eskiden köylünün elindeki yerli koyun 2-3 aylık bir dönemde toplam 30-40 kg. süt verirken, günümüzde koyun başına 400-500 kg. süt elde edilebiliyor. Üstelik de 6-7-8 ay kadar sağılabiliyor koyunlar... 

Sonuç olarak; Reşit Hoca, köylümüz için çeyrek asır çalışarak güzel sonuçlara ulaştı. Bundan sonra yapılması gerekenin ne olduğunu soruyorum kendisine. "Bu çalışmaları alana yaymak, çiftçi koşullarında sürdürebilmek" olduğunu söylüyor ve bu görevin de Tarım Bakanlığı'na düştüğünü ekliyor.

Reşit Hoca'ya göre bizim köylümüz Avrupa'daki, Amerika'daki çiftçilere pek benzemiyor.  Kendi kendine okumak, öğrenmek tarafı biraz zayıf. Mutlaka yol gösterilmeye, yönlendirilmeye ihtiyaç duyuyor.

Bugün Tahirova çiftliğinden alınıp etrafa yayılmış 500.000 - 700.000 kadar koyun olabilir. Ama bunun ne kesin bir sayısını bilen ne de projesini takip eden var. Yayım, üniversitenin en zayıf kolu. Yayım için çok daha güçlü bir örgüt gerekiyor.  Bu örgüt de ancak Tarım Bakanlığı olabilir. Tarım Bakanlığı'nın yayımla görevi taşkilatlarının bu işi yerine getirmeleri gerek. Bu konuyu şöyle açıyor Reşit Hoca:
 
"Zaten batılılardan en büyük noksanımız, onların yayım işinde çiftçiyi tam harekete geçirmiş olmaları. Batıdaki çiftçi örgütlü. Siz ona hiçbir şey teklif etmeden, o kendisi gelip görmek, izlemek istiyor; çözümlerin peşine düşüyor.  Batıdaki genetik ıslah çalışmalarında, yayım bakımından büyük bir güçlük yaşanmıyor.  Ancak bizde durum farklı. Tarım Bakanlığı'nın bu görevi yürütmesinde büyük aksaklıklar göze çarpıyor. Özellikle farklı iklim koşulları konusunu hiç dikkate almıyorlar. Sık sık değişen politik kadrolar, üniversitelerin yaptığı araştırmaları öğrenmeye dahi zaman bulamıyor ne yazık ki. Kısacası yayım, örgütlü ve eğitimli çiftçiyle olur. "

Image Hosted by ImageShack.us

"Burada ya sabır ya da para biter" demişlerdi

Reşit Hoca'ya göre "en büyük ziraatçı" Atatürk, yeşile büyük tutkusu olan bir doğa aşığı idi.  İçinde hep bir çiftlik kurma özlemi vardı. Bu özlemini gerçekleştirebilmek için, bugünkü atatürk Orman Çiftliği'nin bulunduğu yeri satın alarak 5 Mayıs 1925 günü işe başlanmasını emreder. Uzmanlar O'na "Burası çiftlik kurmak için kötü bir yer. Bu öyle bir teşebbüstür ki, elverişsiz toprak ve iklim şartlarında burada ya sabır ya da para biter" şeklinde görüş bildirirler.  Atatürk'ün yanıtı ise şöyle olur:

"İşte istediğimiz yer böyle olmalıdır. Ankara'nın kenarında hem batak hem çorak hem de fena bir yer. Bunu biz ıslah etmezsek, kim gelip ıslah edecektir?"

Reşit Sönmez bu olayı şöyle yorumluyor:
"Atatürk, olmazı olur yapan adamdır. En kötü yerde modern bir çiftlik kurarak, Türkiye ziraatı için örnek olmak istemiş ve olmuştur. Çiftlik kurulurken her işi yakından bizzat izlemiş ve mucizeyi gerçekleştirmiştir. O'nu traktörle çiftlikte gösteren fotoğraf da benim ziraatçı olmamın en önemli nedenlerindendir." 

Reşit  Hoca'nın toprağa olan sevgisi hiç bitmemiş, halen de devam ediyor. Ne de güzel anlatıyor bunu:
"İnsan hayatında topraktan daha kutsal ne var?  Sağlığımızda bizi üzerinde barındıran, besleyen ve mutlu eden toprak, sonsuzluğa göçtüğümüzde koynunda yaşatıyor. Ondan daha sadık yar olabilir mi? Aşık Veysel'in deyimiyle; koyunu da, kuzuyu da, sütü de veren o!.. Ve toprak uğruna ölmesini biliyorsak, o toprak 'vatan' oluyor. Ama bir de toprakların yüzünü güldürmek var. Bu görev 'Tanrı sanatı' olan ziraata ve o sanatın emekçileri olan ziraatçılar ile çiftçilere düşüyor."

Ziraat için "Tanrı sanatı" diyor Reşit Hoca. Ama biraz da sitem ediyor. Edebiyat ve sanatta büyük eserler bırakanlar daha çok "iz" bırakıyor, daha çok anılıyorlar; bilim ve tekniğe katkısı olanlar ise hizmetleri çok büyük olmakla birlikte daha az hatırlanıyorlar diye... İster istemez katılıyorum hocamıza ve söyleyecek söz bulamıyorum...   

Aslında gerçek şu: Sanatçılarımızın da bilim adamlarımızın da değerini, onlar hayattayken bilmiyoruz.  Öldükten sonra heykellerini dikerek, sokak veya parklara adlarını vererek onları yaşatmaya çalışıyoruz. Örneğin geçenlerde Alsancak'ta gezinirken Mimar Kemaleddin'in heykeli gözüme ilişti. Büyük mimarımızı gönüllerde yaşatma adına gösterilen bu çaba hoşuma da gitti doğrusu ama tek başına yeterli değil. Önemli olan, topluma hizmet vermiş değerli insanların, yaşarken de onore edilmeleri değil mi? Öldükten sonra dikilen heykellerinden haberdar olma şansları var mıdır acaba?  Sanatçı ve bilim adamlarımıza hayattayken değer verir, çalışmalarını desteklersek daha nice niceleri yetişir ülkemizde. Nice yeni konuları araştırır, icatlar yapar, eserler yaratır, ülkemizin sanat ve bilim hayatına katkıda bulunurlar...


(Yeni Asır, Nisan 1998, Hazırlayan: Beyhan Kurtuluş Parlakyıldız, "Araştırmaya adanan bir ömür: Prof. Dr. Reşit Sönmez'in öyküsü")




Kalıcı Bağlantı Yorum (7) Yorum yaz!

31/5/2009 · Kategori: ARASTIRMAYA ADANAN BIR OMUR

Kuzu melemesi, yaşamın en tatlı nağmesi... (Prof. Dr. Reşit Sönmez'in öyküsü)

---Uzunca bir aradan sonra, Reşit Sönmez yazı dizisine devam ediyorum---

Reşit Sönmez'in yarattığı ırklar, yerlilerin aşağı yukarı 2 katı ağırlıkta. Et, süt ve yün verimlilikleri de katbekat fazla. Buna göre, "dev cüsseli" koyunlar geliştirdiğini söylemek mümkün.

Prof. Dr. Reşit Sönmez, koyun ırklarını, her biri 25-30 yıl süren melezleme çalışmaları sonucu geliştirmeyi başardı. Geliştirdiği koyunların öyküleri kısaca şöyle:

* Batı Anadolu'da   yaygın larak bulunan ince kuyruklu Kıvırcık koyunu ile Almanya'dan getirttiği Doğu Friz koyununu çiftleştirdi. Bunun sonucunda "Tahirova koyunu" ortaya çıktı.  Böylelikle süt, et ve yün verimi artan bu koyun Marmara Bölgesi'nde üretildi. Bugünkü sayısı 500.000 ile 700.000 arasında tahmin ediliyor.

Sönmez ırkının oluşumu

* Tahirova koyunu, Ege Bölgesi'nin sıcak iklimine karşı pek dayanıklı değil. Bu nedenle Tahirova koyunu ile Çeşme'de yetişen, sıcağa dayanıklı Sakız koyununu çiftleştirdi. Bunun sonucunda "Sönmez koyunu" oluştu.

* Denizli-Burdur yöresinde yetişen yağlı kuyruklu Dağlıç koyunu ile Urfa Ceylanpınar'da yetişen İvesi koyununu çiftleştirdi. Ortaya çıkan melezi de Almanya'dan getirttiği Doğu Friz koyunu ile melezledi. Böylece "Acıpayam koyunu"nu geliştirmiş oldu.  

* Kıvırcık ve Doğu Friz koyunları, Doğu Friz kanının biraz düşük tutulması suretiyle çiftleştirildiğinde "Türkgeldi koyunu" ortaya çıktı. Doğu Friz kanı, Trakya bölgesi'ne uyum sağlaması amacıyla düşük tutuldu.

Menemen koyunu

* 15-20 yıldır sürdürülen bir diğer çalışma ise "Menemen koyunu". Bu koyun da Tahirova koyunu ile Fransızlar'ın "İl De France" adlı koyunlarının çiftleştirilmesi ile elde edildi.

Sonuç olarak; Reşit Hoca'nın özverili çabalarıyla geliştirilen yeni ırkler köylünün yüzünü güldürüyor. Çünkü eskiden köylünün elindeki yerli kuzu 18-20 kg.,  koyun 30-35 kg., koç 50-60 kg. geliyordu. Bu yeni ırklarda ise kuzu 30-35 kg., koyun 60-70 kg., koç 100-120 kg. geliyor. Kısacası hayvan ağırlıkları yaklaşık 2 katına çıkmış durumda!..

Image Hosted by ImageShack.us
Reşit Sönmez, (solda), iri cüsseli bir Sönmez koçu ile birlikte.  Resim net olmasa da, koçun iriliğini gösterebilmek için kullandım.

Bugün Reşit Hoca'nın biraz da şairlik yönünden bahsedeceğim. Pek çok kişi gibi o da zaman zaman duygularını şiire dökmüş gençlik yıllarında... 18 yaşındayken çektirdiği bir fotoğrafın arkasına, bakın neler yazmış:

Şu günler gelip geçer
Nihayet ömür biter
Bir gün fani oluruz
Belki unutuluruz

Böyle geride kalır
Bazı sönük hayaller
Açıp bakanlara bizi
Herhalde hatırlatır


Reşit Hoca o günlerde sadece fotoğraflardan hatırlanacağını düşünüyormuş ama bugün durum farklı. TÜBİTAK desteğinde yaptığı çalışmalarla çoktan bilimsel araştırma tarihimize geçmiş durumda. Ayrıca pek çok köyde ve çiftlikte de sürekli hayır dualarıyla anılıyor.

Yaylalarda ve dağlarda geçen günlerini hatırladıkça hep duygulanan Hocamız, köylü için de bir şiir yazmış:

Doruklarında yaylalar
Çiçek denizi dağlar
Sessiz, temiz ve dikbaşlı.

Herkesin, bir aşkı bir de umudu
Çobanın da gönlünde koyunları var,
Çal kavalını ey mutlu çoban
Kuzular, analar seni dinlesin
Yankılar yapsın dağlarda sesin.

Kuşların yuvası kayalıklar
Ve berrak sularda oynaşan
Mavi kırmızı benekli
Alabalıklar.

Çiçeklerin dudağında taze bal
Ve kucaklaşan arılar.
Karlı tepelerin eteğinde
Buzlu pınarlar.

Etimizi, sütümüzü üreten
Ve elinde tırpan
Kış için ot biçen
Gönlünde tek sevgili, vatan!
Bizim köylümüz...


Image Hosted by ImageShack.us
Söyleşimizin bu noktasında, 45 yıllık meslek yaşamının bir değerlendirmesini yapmasını istiyorum Reşit Hoca'dan. Rektörlük ve dekanlık gibi görevlerden fazla hoşlanmadığını söylüyor. Gösterişli araçlarla asfalt yollarda gidip gelmekten, protokolden değil, kırsal alandaki çalışmalardan zevk almış ömrü boyunca. Her verilişinde, o gibi görevleri bitirmek için gün saymış ve bir daha talip olmamış "makam"lara...

Siyah Mercedes'leri bir yana bırakıp keten elbise ile koyun sürülerinin içine dalacağı günleri iple çekmiş. Kuzu melemesi, onun için yaşamın en tatlı nağmesi olmuş. Hep böyle düşünmüş,  böyle yaşamış. Öğrencilerini sevmiş ve öğretmekten zevk almış.

Zaman ilerlemiş; doğanın değişmez yasaları gereğini yerine getirmiş. Artık yılların izleri, alın çizgilerinden okunur hale gelmiş.

"Kimse zamanı durduramaz ve kadere karşı koyamaz. Ölümsüz olsaydık, yaşamın hiçbir anlamı olmazdı. İnsan ömrü, doğumla ölüm arasında sınırlı, kısıtlı ve sayılı günlerden oluşan kısa bir dönemdir. Önemli olan; onurlu, mutlu ve topluma hizmet vermenin sevinci ile dolu bir yaşam sürmektir." diyor.

Elbette bu konuda da bir şiiri var:

Mavi deniz göz kırpar yeşil çamlara
Kuşlar cıvıldaşır, kuzular meler
Neden sitemler hep aynalara
Yaşanarak geçti bunca seneler

Nerde eski günler, güzel şarkılar
Nerde çocukluğum, nerde gençliğim
Şimdi gönüllerde tatlı anılar
Ak saçlarımda bir tarih yatar.


Image Hosted by ImageShack.us

"Kitabımda memleket ilmi yok mu?"

Reşit Hoca'nın 1-2 anısı ile bitirmek istiyorum bugünkü bölümümüzü. İlki, 1968 yılına ait bir anı:
"68 Kuşağı" öğrencileri ve öğretmenler, Ege Üniversitesi anfisinde toplanmıştır. Okul sorunları konuşulurken, konu zaman zaman siyasete çekilmektedir. Derken öğrencilerden biri uluorta, "Hocalarımız hep tercüme kitap yazıyor. Nerde bu memleketin ilmi?" deyiverir. Bunun üzerine Reşit Hoca öğrenciye "Sen hangi fakültenin hangi bölümündensin?" diye sorar.
Öğrenci "Ziraat Fakültesi, Zootekni Bölümü'ndenim" diye yanıt verince Hoca, "Peki ama seni sınıftan niçin tanımıyorum!" der.
Öğrenci, çalışarak okumak zorunda olduğunu belirtip okula sürekli gelemediğinden söz eder. Reşit Hoca,  "Kabul ama kitabımı da mı görmedin? Orda memleket ilmi var mı yok mu?" diye sorar. Öğrenci boynunu büküp özür dileyerek yerine oturur...  

***
Image Hosted by ImageShack.us

Teksas şivesinin ettiği...

2. anımız ise  Teksas'tan. Reşit Hoca, doktorasını yaptıktan sonra, 1955 yılında gittiği Amerika'da koyunculuk çalışmalarına devam eder. Bir ara Teksas'ta, daha sonra Wioming'de çalışır. Hoca'nın, ailesinin götüremediği için yalnız gittiği bu seyahatlar sırasında başından ilginç bazı olaylar geçer tabii.  İşte o günlere ait komik bir anısı:

"Amerika'da, farklı eyaletlerde farklı şivelerle konuşuluyor. Özellikle Teksas şivesi hepsinden alem. Teksas'taki bir çiftliğe 3 gün misafir olacaktım. 35 yaşındayım. Çiftlik sahibi ise 65 yaşında, sürekli ağzında pipoyla dolaşan bir adam. Zaten Teksas şivesini anlayamıyorum. Adam, ağzından düşürmediği piposuyla iyice anlaşılmaz oluyor. Bir gün beni çiftlikte dolaştırıyor. Koyunlarını, merayı gösteriyor; bir yandan da anlatıyor. Ben, anlamadığım yerlerde bile bozuntuya vermemek için "That's good, very nice, very good (İyi, çok iyi)" gibi sözler söylüyorum.
Yine bir laflar geveledi. "Oh, very nice (Oo, çok iyi)" deyince birden pipoyu ağzından çekti ve "What is nice? My sheep died! (Neresi güzel? Koyunlarım öldü!" demez mi!.. Meğer adam bana "Çok kurak oldu, yem kıtlığı başgösterdi, açlıktan koyunlarım öldü" diyormuş!..

(Yeni Asır,  Nisan 1998, Hazırlayan: Beyhan Kurtuluş Parlakyıldız, "Araştırmaya adanan bir ömür: Prof. Dr. Reşit Sönmez'in öyküsü" )      

Kalıcı Bağlantı Yorum (5) Yorum yaz!

9/5/2009 · Kategori: ARASTIRMAYA ADANAN BIR OMUR

Akademik kariyer için 10 katı maaşı reddetti (Prof. Dr. Reşit Sönmez'in öyküsü)

Image Hosted by ImageShack.us
Parayı değil bilimi seçti

Yıl 1952... Reşit Sönmez asistan. Maaşı 157, ev kirası 35 lira. Geçim sıkıntısı çekiyor. İstanbul'dan bir fabrika 15oo lira maaş teklif ediyor. Sönmez'in cevabı "Doktoraya başladım, gelemem" oluyor.

O dönemlerde Türkiye'de insan sayısı kadar koyun vardı. Fakat bu hayvanların verimleri çok düşüktü. Reşit Sönmez, asistanlığından itibaren hayatını Türkiye'deki koyun ırkının ıslahına adadı ve başardı.

----Reşit Sönmez ile röportaj notlarıma kaldığım yerden devam ediyorum----

Reşit Bey, 1946 yılında Ziraat Fakültesi'ni  bitirdikten sonra "Ziraat Mühendisi" olarak Rize'deki çay teşkilatında görev alır ve 4 yıl sonra ilk kez memleketine giderek ailesini görür. Rize'de oturmaya başlayan Sönmez, 1948 yılında aynı mahalleden Sabahat Hanım'la evlenir. Annesi Trabzonlu, babası Rizeli olan Sabahat Hanım, küçük yaşlarda ailesiyle birlikte İstanbul'a yerleşmiştir. Ancak bu evlilik dolayısıyla Rize'ye dönerek Reşit Bey'in ailesinin yaşadığı eve gelin gelir. Sabahat Hanım, o günleri şöyle anlatıyor:

"Ben İstanbul'da büyüdüğüm için Rize'yi evlendikten sonra tanıdım. Ortaokulu bitirir bitirmez evlendim ama erken yaştaki evlilikleri onaylamadığım için bunu söylemekten hoşlanmıyorum. Hatta çocuklarıma bile olumsuz örnek olmamak için kaç yaşında evlendiğimi hiç söylemedim. Büyüyüp merak edip de hesaplayana kadar bunu bilemediler.

Eşimin ailesinin Rize'deki evi çok genişti; eski Rum evi stilinde yaptırılmıştı. Alt katta taşlığı, ocağı vardı. Çok güzel bir evdi. Bana oldukça farklı gelmişti. Rusya'dan gelme aynalı konsollar; tekerlekli, yuvarlak çok güzel, kaliteli masalar vardı evde. Eşimin babası çok okuyan, ağabeyi de çok çalışkan insanlardı. Annesi de okumamış olmasına karşın son derece zeki bir kadındı. Müthiş bir hafızası vardı. Bütün bu özellikleri eşimin de taşıdığına inanıyorum.

Rize çok rutubetli bir yerdir, bir hafta boyunca durmadan yağmur yağar. O yıllarda, bu nedenle akciğer rahatsızlığına çok rastlanıyordu. Eşimin babası ve dedesinden sonra ağabeyi de bu şekilde öldü. "

Sıkıntılı asistanlık günleri

Sönmezler, Rize'de kendi evlerinde oturmakta, bahçelerindeki sebze-meyvelerden de gelir elde etmektedirler. Yani orada yaşamak oldukça kolay olur başlangıçta. 1950 yılında büyük kızları Günseli dünyaya gelir. Ancak Reşit Sönmez için yaşamın böyle sürüp gitmesi hiç de tatmin edici değildir. Sürekli olarak aklında fakülteye gidip asistan olmak, bilim yapmak fikri vardır. Sonsuza kadar Tarım Bakanlığı'nda kalmak niyetinde değildir. Öğrenciliği sırasında kendisini çok beğenen ve seven bir hocasından aldığı bir mektup üzerine, Ankara'da sınava girerek asistan olur. Ailece Ankara'ya taşınırlar. Ankara'ya taşınmalarıyla birlikte zor günler de başlamıştır yeniden. O dönemin asistan maaşıyla ev kirası ödemek, geçinmek hayli zordur. Çok sıkıntılı günler geçirirler ama Sabahat Hanım bu sıkıntılı durumların hepsine katlanır, bir gün bile en ufak bir şikayette bulunmaz.

Sohbetimizin bu noktasında Sabahat Hanım araya girerek o günlere ait bir anısını anlatmak istiyor:
"1951-52 yıllarıydı. Bir kızımız vardı, kirada oturuyorduk. 157 lira maaşın 35 lirası kiraya gidiyordu. O sırada da İstanbul Yeşilköy'de yem fabrikası kuruluyordu. Türkiye'de kurulacak ilk yem fabrikasıydı bu. İstanbul'dan eşime teklif getirdiler. 'Gel, bu fabrikanın başına geç. 1500 lira maaş ve lojman vereceğiz' diye. Benim ailem de İstanbul'daydı üstelik. Buna rağmen eşim 'Ben üniversitede kalacağım, özel sektöre geçmek istemiyorum'  diyerek bu teklifi reddetti. Böyle davrandığını duymak beni şaşkına çevirdi. Ama hiç üzülmedim, aksine eşimle gurur duydum..."  

Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us
Ceylanpınar Devlet Üretme Çiftliği

Eşinin hatırlatması üzerine yem fabrikasının teklifini reddedişini bir de Reşit Hocamız anlatıyor:
"Yem fabrikasının teklifini geri çevirdim çünkü doktoraya başlamıştım.  Urfa'da Ceylanpınar adlı büyük bir çiftlik var. O günlerde orada 300-500 koyunluk küçücük bir sürü halinde İvesi koyunları vardı. Şimdi ise Ceylanpınar, dünyanın en büyük çiftliği ve 50.000 koyunu ile de dünyanın en büyük koyun sürülerinden birine sahip.

O zamanlar Fırat'ın üzerinde henüz köprü yoktu. Kelek denilen salların üzerine binerek karşıya geçiyorduk. 1951'de anlattığım ortamda Ceylanpınar çiftliğine giderek doktora çalışmalarına başladım.

Image Hosted by ImageShack.us

Türkiye'de hayvancılık alanında en büyük sayı, koyun üzerine. 1950 yılında nüfusumuz 20 milyonken koyun sayımız da 20 milyondu. Nüfusumuz 50 milyona çıktığında koyun sayımız da 50 milyona çıktı. Yani koyunlar nüfusa paralel olarak artıyordu. Yerli koyunlarımızın  sayıları çok fazla olmasına karşın verimleri düşük. Sağladığı ekonomik yarar çok yetersiz."

Aileden uzak doktora çalışmaları

Yerli koyunları ıslah etmek; yani o düşük verimli, küçük yapılı yerli koyunlardan yüksek verimli, sütü bol, kuzusu fazla, yapağısı güzel koyunlar elde etmek için büyük genetik çalışmalar gerekmektedir. Bu çalışmaları yapmak, başarmak ve ortaya birşeyler çıkarmak ise oldukça zor bir olaydır. Sönmez, Urfa'nın o yakıcı, sıcak ikliminde 2 yıl bu çalışmaları yürütür. Bu süre zarfında Urfa'da yalnız başına kalmakta, zaman zaman ailesini görmeye gitmektedir. Sabahat Hanım ise kızları Günseli'yle birlikte İstanbul'da, annesinin yanında kalmaktadır eşi yokken... 

Reşit Sönmez'in araştırma konusu olarak "koyunculuğu" seçmesine Mehmet Özer adında Ödemişli bir çiftçinin sözleri neden olmuştur. Yani Sönmez, bu çiftçinin isteği üzerine koyunculuk konusunda araştırma yapmaya başlamıştır. Bakalım, Mehmet Özer Reşit Bey'e neler söylemiş, Reşit Bey'den dinleyelim:
"Bir gün, Ödemiş'te çiftçi Mehmet Özer bana şöyle dedi: 'Hocam, çiftliğimde inek ve koyun yetiştiriyorum. Ödemiş'te mandıram var, peynir ve yoğurt yapıyorum. Ancak benim koyunlar 3 aydan fazla sağılmıyor. Koyun, sütü kesince, inek sütüne manda sütü katıyorum.  Fakat peyniri tutamıyorum, elimde dağılıyor. Ne olur bize 'Çok süt veren ve uzun aylar sağılan' koyunlar geliştirin. Herkes size dua edecektir.'

Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us

TÜBİTAK'ın desteğiyle

Manda sütü çok yağlı ancak peynir için gerekli kazein oranı düşük. Bu yüzden peynir çok yumuşak ve cıvık oluyor. Mehmet Özer haklı idi. Çiftlikte yaptığımız bu konuşmadan sonra benim kafamda, sütçü koyun geliştirmek için hemen araştırmaya başlamak fikri doğdu. Ben bu araştırma konusunu köyün, kırsal alanın gerçekte var olan bir sorunundan derlemiş oldum."

Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us


Evet, Reşit Sönmez, Ödemiş'teki çiftçinin bu sözleri üzerine çalışmalarına başlar. TÜBİTAK'ın desteği ile Tarım Bakanlığı'nın Ankara'daki çiftliklerinde birçok koyunculuk projesi yürütür. Arada, incelemelerde bulunmak üzere Amerika'ya gider. Amerika dönüşü, 1957 yılında doçent olur. 1963'te ailece İzmir'e yerleştiklerinde ise Reşit Bey artık bir profesördür. Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Zootekni Bölümü'nde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başlar. Bu arada bir yandan da araştırmalarını sürdürür. 20-30 senelik bir dönemde Ege Bölgesi de dahil olmak üzere Trakya'dan Denizli'ye kadar olan bölgede 4 yeni koyun tipi geliştirir. Bu koyunlar bugün İvesi, Türkgeldi, Sakız ve Sönmez koyunları olarak biliniyor...



(Yeni Asır, Nisan 1998, Hazırlayan: Beyhan Kurtuluş Parlakyıldız, "Araştırmaya adanan bir ömür: Prof. Dr. Reşit Sönmez'in öyküsü)      

Kalıcı Bağlantı Yorum (5) Yorum yaz!

4/5/2009 · Kategori: ARASTIRMAYA ADANAN BIR OMUR

Sınava girmek için iki gün yürüdü (Prof. Dr. Reşit Sönmez'in öyküsü)

Image Hosted by ImageShack.us

---Her ne kadar son günlerde gündem doğrultusunda başka konulara yönelmiş olsam da üzeri fazla soğumadan Prof. Dr. Reşit Sönmez ile söyleşimi sürdürmek istiyorum:---

Tarım araştırmacılığı tozlu köy yollarında ömür tüketmeyi gerektiren ve büyük özveri isteyen bir iş. Türkiye'de maalesef önemli bir maddi karşılığı da yok.  Reşit Hoca'nın özverisi, köyde doğmuş olmasından kaynaklanıyor... Babasını çok erken kaybedince parasız yatılı okumak zorunda kalan Reşit Sönmez, lise ve üniversite yıllarını sürekli çalışarak geçirdi. Ankara Ziraat Fakültesi'nde okuduğu dört yıl boyunca memleketi Rize'ye hiç gidemedi.

"Gençliğinin en güzel günlerinde; dosyası koltuğunda, hasır şapkası başında yürüyordu tarlaya doğru. Tozlu yollarda ayağını sürttükçe, yakıcı güneşin etkisiyle kafasında canlanan düşünceler derinleşiyor ve deneme parsellerinin etiketlerinde, ziraatçının başarı sevincini hayal ediyordu. 

Verimsiz tohumlarla ömrünü harcayıp az kazanan fakat yine de haline şükreden Türk çiftçisinin ona bağladığı umutları boşa çıkarmamak için, Türk damgası taşıyan yeni bir tohumu vatanına hediye etmek için sıcak duygularla sarı başakları okşuyor, binlerce ölçüm ve sayım yapmanın yorgunluğunu hiçe sayarak çevik adımlarla yoluna devam ediyordu. Kendini tohum ıslahı konusuna adayan bu ziraatçı, sabrın ve özverinin en güzel örneğini sergiliyordu.

Türkiye bu gencin yapacağı çalışmayı bekliyordu ve ona muhtaçtı. Aldığı maaşla zor geçinen fakat görevine en ufak gölge düşürmeyen, kendini araştırmaya vermiş bu ziraatçılarımıza sevgi ve selam. Türk çiftçisinin yüzünü onların eserleri güldürüyor."

Böyle özetliyor bir ziraatçının yaşam öyküsünü Reşit Hoca. Ve böyle selamlıyor özveriyle çalışan ziraatçılarımızı... Araştırma zor ve sabır isteyen bir iştir. Hele Türkiye'de kendini bu zor işe adayanların hiçbir parasal avantajı da yoktur.  

Ahırda "Karanfil" inek, pencerede armutlar

Hocamız da meslek aşkı ve vatan sevgisiyle ömür boyu bıkmadan, yorulmadan çalışmış bir insan. Reşit Sönmez bu zorlu ve tozlu yola nasıl çıktı? Dilerseniz, artık gerilere gidelim ve buna bir göz atalım. Bakalım bu sabrın, özverinin, çalışkanlığın kaynağı ne?..

Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us

Reşit Sönmez, 1922 yılında Rize'de dünyaya gelir. Kentin, Pilavdağı mahallesinde, hayran kalınacak kadar güzel bir doğal ortam içerisinde büyür. Evleri şehir merkezine 15 dakika mesafededir. Bahçedeki armut ağacının dalları, iki katlı olan evin pencerelerine kadar uzanmaktadır. Böylelikle pencereden uzanıp dalından armut koparma şansı vardır. Evleri tipik Karadeniz evidir; alt katı ahır, üst katı mekan. Ahırdan "Karanfil" adlı ineklerinin sesini duymak ona çobanlık görevini hatırlatır hergün. Tırmandığı boylu ağaçlar, cildini örseleyen mısır yaprakları, dereler ve tepeleriyle  yemyeşil bir dünyası vardır.  Stresten uzak, doğal bir yaşam sürdürmektedir.   

O günleri şöyle anlatıyor Reşit Hoca:
"Yemyeşil tepelerin ardından yükselen sabah güneşi, bol ağaçlı bahçemizin kimi meyve kimi çiçek dolu dalları arasından kesik kesik pencereleri yalarken, bir yanda kuş cıvıltıları öte yanda Karanfil adlı ineğimizin aralıkla bağırmaları kulağıma dolardı. Çocuksu duygularla uykulu gözlerimi oğuştururken, Rize'de Karadeniz'e has bahçe ziraatının havasını yaşardım. İncecik bileklerimizle elimizde kazmalar toprakla boğuşurduk.  Fidan dikme, ağaç budama, ot biçme ve inek otlatma yaptığımız sıradan işlerdi."

Evlerin kapıları gündüz vakti hep açıktır oralarda. Öyle ki 3-5 yaşındaki çocuklar bile hiçkimseye sormadan çıkıp mahallede istedikleri gibi dolaşabilir. Reşit de küçücük yaşlarda arkadaşlarıyla birlikte dışarı çıkar, gölde balık tutar, mısır tarlasından kopardığı mısırları yaktığı ateşte kızartır. Kısacası kendi işini kendi görmeye alışır hep. O yıllarda tüm ülke büyük bir geçim sıkıntısı içindedir. Bu nedenle Karadeniz'den dışarıya çok göç olmaktadır. Ancak sonraki yıllarda, özellikle çay ziraatının ortaya çıkmasıyla birlikte, insanlar geçimlerini yoluna koymayı başarırlar ve göç durur.

Birçok özelliği aileden geliyor

Sönmezler, üç erkek ve iki kız olmak üzere beş kardeştirler. Evlerinin yanında "selamlık" denilen küçük bir bina vardır. O binada,   dedesinin tanıdıkları, köylerden gelip otelde  kalacak parası bulunmayanlar gecelerler. Sönmezler, onlara karşılıksız olarak yemek ve yatak verirler. Dolayısıyla Reşit, "maddi karşılık beklemeden hizmet verme" özelliğini, daha bu yaşlarda geleneksel aile yapısıyla edinmiş olur... 

Reşit'in babası döneminin "okumuş" insanlarındandır, orta tahsili vardır. Önceleri bakkal dükkanı, daha sonra da manifatura dükkanı işletir. Aynı zamanda şehir yönetiminde de görevler alır. Okumaya son derece düşkün bir adamdır. Eski dilde yazılmış romanlar, şiir kitapları okur. Eski dildeki gazeteleri de okur ve daha sonra da ciltleterek saklar. Kendi çocuklarını sevdiği kadar, "okuyan" komşu çocuklarını da sever.  Hatta onların defter, kitaplarını alır; okul masraflarını karşılar. Zaman zaman kendi çocukları ile birlikte birkaç komşu çocuğunu sessiz sinemaya götürecek kadar medeni bir insandır. Hayatı boyunca dürüstlüğe büyük önem vermiş, dürüst olmayan insanlara tepki göstermiştir. Yıllar sonra aynı özellikler Reşit Sönmez'de devam  edecektir.

Reşit'in annesi ise hiç okul yüzü görmemiş ama çok dindar bir kadındır. Evde Kur'an okur, namaz kılar. Çok yardımseverdir. Herkesin dilinde olan bir özelliği vardır: "İnsanın dünyada fazla malı mülkü olmamalı" diye düşünür. Bu yüzden giyeceklerinin büyük bir kısmını sık sık fakirlere verir. Paraya ihtiyacı olan da önce ona koşar. Örneğin ineği ölen, yeni bir inek almak için paraya ihtiyacı olan bir komşusuna hiç düşünmeden kızına ait olan bir altını vermiştir. Kızı, bunu uzun zaman sonra öğrenmiştir ancak...

Okurken memleketine hiç gidemedi

Ailenin iyiliksever tutumu karşılıksız kalmaz elbette. Reşit, iyilik yaptıkları bir insanın büyük iyiliğiyle parasız yatılı okuma şansı elde eder. Bu süre içerisinde de hep çalışır. Rize'deki bahçe kültürleri istasyonunda fidan yetiştirme, göz aşısı, fidan budama gibi işler yapar. Daha o sıralarda içinde ziraata karşı sonsuz bir sevgi doğar. Lise son sınıfta, Atatürk'ün traktör üzerindeki resminden etkilenerek ziraat mühendisi olmaya karar verir. Tıp ve hukuk fakültelerine de kabul edildiği halde ziraat fakültesini tercih eder. 4 yıl boyunca Ankara Ziraat Fakültesi'nde okur.

Image Hosted by ImageShack.us

O yıllar, savaş yıllarıdır. Dedesi de ölünce maddi durumları daha da kötüleşir. Bu yüzden Ziraat Fakültesi'nde okurken hiç tatil yapmaz, bir kere bile memleketine gidemez. 4 yıl boyunca ne annesini ne de kardeşlerini görebilir. Zira hem yol parası vermek hem de yazı çalışmadan, para kazanmadan geçirmek olacak şey değildir Reşit için. Bunun yerine yaz tatillerinde Ankara civarındaki devlet çiftliklerinde çalışarak kışın yapacağı masrafı yazın çıkartması gerekmektedir. Öyle de olur. Yaz aylarındaki çalışmalar ona bir yandan da pratik kazandırmaktadır. Üniversite yılları böyle geçer...    

Parasız yatılı sınavına girmek  için 2 gün yürüdü

Reşit Sönmez, ilkokul 3. sınıftayken babasını kaybeder. Ölüm oldukça erken gelmiştir ve maddi açıdan çok sıkıntılı günleri de beraberinde getirmiştir. Babasının ölümünden sonra Sönmezler'in ekonomik durumu bir hayli bozulur. İlkokulu zor koşullarda bitirir Reşit. Sonra da öğrenimine devam edebilmek için parasız yatılı sınavlarına girer.

Onun hayatını değiştiren, daha sonra araştırmalarıyla pek çok Türk köylüsünün de hayatını değiştirecek bu olayın çok ilginç bir öyküsü vardır:
Yaz gelmiştir. Reşit annesiyle Hemşin Yaylası'na, sınavdan haberdar olamayacak kadar uzak bir köşeye çıkmıştır.  Dedesi, vaktiyle evlerinde misafir kalan, dolayısıyla aileyi çok seven bir kişiden rica eder. "Git Reşit'i al gel, sınava girsin" der.

Küçük bir rica değildir bu. Vasıta yoktur. Adam, tam iki gün yürüyerek Hemşin Yaylası'na ulaşır ve Reşit'e seslenir: "Reşit, hazırlan Rize'ye gidiyoruz, leyli meccani imtihanına gireceksin..." 
O tanıdıkları bu büyük özveriyi göstermese Reşit sınavı kaçıracaktır. Heyecanla çağrıya uyar. Bu kez ikisi birlikte, tam iki gün yayan yürüyerek Rize'ye ulaşırlar ve Reşit girdiği sınavı kazanır. Bölgenin parasız yatılı okulu Erzurum'dadır. Reşit Sönmez, orta ve liseyi orada okuyarak Erzurum Lisesi'nden mezun olur.

Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us

"Babayiğitler"e çağrı

Reşit Hoca, öğrencilik yıllarındaki sıkıntılarını hiçbir zaman unutmamış. Bu nedenle hala öğrencilere kendi çapında yardımda bulunmaya çalışıyor ve davranışının diğer öğretim üyelerine de örnek olmasını arzu ediyor:
"Benim öğrencilik yıllarım, büyük maddi sıkıntı içinde geçti. Hatta asistanlık da aynı şekildeydi. Maddi durumumuzu ancak doçent olup dış ülkelere gittikten, TÜBİTAK'ta görev aldıktan, Erzurum'da rektörlük yaptıktan sonra toparlayabildik. Bugünün öğrencilerinin birçoğu da sıkıntı içinde. 40 yıl boyunca fakültede verdiğim iki ders vardı. Her yıl o iki dersten en yüksek notu alan öğrencilere, bir de  Ziraat Fakültesi'ni birincilikle bitiren öğrenciye ufak da olsa bir miktar para ödülü veriyorum. Bunlar, büyük paralar değil. Ama önemli olan, bir kişinin bunu düşünüp uyguluyor olması. Maddi durumları benden daha iyi olan babayiğitler, isteseler daha fazlasını da yapabilirler. Benim gibi 40 sene hocalık yapıp maddiyatta beni 10'a katlayabilecek arkadaşlar var ama onlardan hiç ses çıkmıyor!"...    


(Yeni Asır, Nisan 1998, Hazırlayan: Beyhan Kurtuluş Parlakyıldız, "Araştırmaya adanan bir ömür: Prof. Dr. Reşit Sönmez'in öyküsü")

Kalıcı Bağlantı Yorum (12) Yorum yaz!

25/4/2009 · Kategori: ARASTIRMAYA ADANAN BIR OMUR

Yüzü toza, samana karışan bakan (Prof. Dr. Reşit Sönmez'in öyküsü)

Reşit Sönmez ile söyleşime kaldığım yerden devam ediyorum:

Reşit Sönmez 1944 yılında Salih İnal ve Muzaffer Denteş adlı arkadaşlarıyla Temmuz-Ağustos aylarında staj yapmak üzere Ankara yakınlarındaki Bala Tarım İşletmesi'ne gider.

Image Hosted by ImageShack.us
Staj süresince,  Kızılay'ın 2005 yılına kadar kullandığı "mahruti" diye anılan koni biçimindeki çadırlarda gecelerler. (Bilindiği gibi, gerek darlığı gerekse doğal şartlara dayanıksızlığı nedeniyle eleştiri alan mahrutiler, 2005'ten itibaren değiştirilerek kare biçimindeki Hollanda çadırları kullanılmaya başlandı.)  Kaput bezinden dikilmiş kılıflarına saman doldurup yatak olarak kullanırlar. Kan ter içinde kaldıkça güneşe bırakılarak ısıtılmış bir teneke su ile banyo yaparlar.  Hatta bir gece uykuda kolunu ne olduğu bile anlaşılamayan bir hayvan ısırınca, 20 adet kuduz iğnesi yemek zorunda kalır Reşit Sönmez.

Image Hosted by ImageShack.us


Bir gün, tarlaya zamanın Tarım Bakanı Prof. Dr. Şevket Raşit Hatiboğlu gelir. Dilerseniz, gerisini Hocamız'dan dinleyelim:

"Bakan Bey bize,  'Nasıl, biçerdöverler kaçak dane atıyor mu?' diye sordu. Bu, çok önemli bir konu idi. Ayarsızlık ve arıza nedeniyle samanla birlikte buğday daneleri de dışarı atılırsa çok büyük ziyan olurdu.  Bunu mutlaka denetlemek gerekirdi. Siyah elbiseli ve kravatlı bakan yürüdü ve çalışan bir biçerdöverin arkasına gitti. Elini uzatarak buğday danesi atılıp atılmadığını kontrole başladı. Birkaç dakika içinde yüzü gözü toz ve saman içinde kaldı tabii. Ama o hiç aldırmadı.

İşte bunlar, Atatürk'ün bu vatanı emanet ettiği insanlardı. Hiç unutamadığım o tabloyu bugünün rahatını seven, köşe dönücü, menfaat düşkünü insanlarını biraz olsun düşündürür mü diye anlatmak istedim." 


(Yeni Asır, Nisan 1998, Hazırlayan: Beyhan Kurtuluş Parlakyıldız, "Araştırmaya adanan bir ömür: Prof. Dr. Reşit Sönmez'in öyküsü)

Kalıcı Bağlantı Yorum (5) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »