Sihirli Yazılar
-

23/6/2009 · Kategori: ANILAR

Az kalsın "redaktör" oluyordum ama...

Engelleri aşamadım bir türlü :)

"Gazeteci" deyince akla genellikle muhabirler ve köşe yazarları gelir. Oysa gazetenin yayıma hazır hale getirilmesi sürecinde, muhabir ve köşe yazarları dışında çok sayıda kişinin emeği geçer. İşin "mutfağında" görevli olduklarından pek göz önünde olmayan bu kişilerin yayıma katkısı,  aslında en az  diğerleri kadar büyüktür.

"Redaktörler" ve "sayfa sekreterleri" denilen adsız kahramanlardan bahsediyorum. Süreç genellikle şu şekilde işler: Muhabir haberini, araştırmacı gazeteci ise yazı dizisini hazırlayıp bilgisayara girer. Elbette girilen metinlerde imla hatası ya da bozuk anlatım içeren cümleler olabilir. Redaktör yazıyı alıp inceler ve gerekli düzeltmeleri yaparak yazıyı yayıma hazır hale getirir. Bundan sonra sıra sayfa sekreterine gelir. Sayfa sekreteri de metini sayfaya (harflerin  büyüklükleri, renklerini vb. ayarlamak suretiyle) yerleştirir.  Sonuç olarak haber ya da araştırma dizisi, onu hazırlayan kişinin adıyla yayımlanırken,  konuya emeği geçmiş redaktör ve sayfa sekreterinden okuyucunun haberi dahi olmaz.

Image Hosted by ImageShack.us

Hal böyle iken... Yıl 1998... Araştırma gazetecilikten redaktörlüğe geçebilsem nasıl olurdu diye için için hayal kurduğum zaman dilimi... Kendi adımla tam sayfa yazılarım yayımlanıyor ama ben yine de "redaktör" olma sevdasındayım.  Redaktör olup araştırma yazıları hazırlamayı bıraksam... Artık kendi adımla yazılarım yayımlanmasa da ben yalnızca arka planda, işin mutfağında yer alsam... O adsız kahramanlardan biri olsam...

Ailem ve akrabalarım anlamıyor bir türlü... "Kendi adınla yazıların çıkıyorken, ne diye arka plana düşeceksin ki?" diyorlar. Bilmiyorlar işte. Düşmek değil, çıkmak bu! Redaktörlerin tamamı üniversite mezunu.  Topu topu 6 kişi kadarlar. Kendilerine ayrılmış uzun bir masada, bir arada oturup çalışıyorlar. Öğlen 12'de gelip gece 10-11'e kadar gazetede bulunmak durumundalar. Gazetenin omurgası gibiler, hayli önemli bir konumdalar. Sayfa yerleşimi yapılmasından önceki son sözü onlar söylüyorlar. Son nokta, virgül, manşet vs.'yi onlar atıyorlar.  Son karar, onlara it. Bütün sonlar, onlara ait. "Mutfak" onların kontrolu altında. Haberi, yazıyı  istedikleri gibi biçimlendiriyorlar. Kesip, biçiyorlar; gerekirse değiştiriyorlar.
Redaktöre her zaman ihtiyaç var. Bu nedenle işsiz kalmaz pek. Ayrıca  muhabirden de araştırmacıdan da  fazla para kazanır. Daha ne olsun?...

Image Hosted by ImageShack.us
Kendimi redaktörlüğe yakın hissediyorum. Çünkü müdürüm Ş. Bey, ara sıra bana "araştırma servisinin redaktörü" diye takılıyor. Aslında servisin redaktörü kendisi tabii ama bazen bana yaptırıyor redaksiyonu. Bu yüzden böyle söylüyor. Bir de o yıllardaki yazı işleri müdürümüz O. Bey...  Sık sık Reuters haber ajansından gelen İngilizce haberleri Türkçe'ye çevirip redakte etmemi istiyor benden. Bu şekilde oluşturduğum haberleri beğendiğini söylüyor...

Derken bir gün... Redaktörlerimizden T. Bey'in İstanbul'a gidişiyle birlikte 1 adet redaktör eksiği sözkonusu oluyor. Evet, acilen bir redaktör lazım ama nerden bulunacak?.. Yazı İşleri Müdürü O. Bey'in aklına ilginç bir fikir geliyor:  (Beni kastederek) "B. Hanım'ı araştırmacılıktan redaksiyona geçirelim, olsun bitsin" diyor. "Hem yeni bir elemana maaş vermekten hem de yeni bir eleman yetiştirmekten kurtulmuş oluruz. B. Hanım, Reuters haberlerini çok güzel redakte ediyor benim için. Yani bu işi kıvırabilir" diyor.  

Image Hosted by ImageShack.us
Gazetenin ileri gelenleri bu öneriye sıcak bakıyorlar.  O. Bey, beni çağırıp görevi kabul edip etmediğimi soruyor. "Olur" diyorum. Ve sıra müdürüm Ş. Bey'den izin almaya geliyor. O gün de Ş. Bey gazetede değil. Ertesi gün geldiğinde, yanına gidip konuyu anlatıyorlar. Şiddetle karşı çıkıyor. "Serviste topu topu 3 elemanım var zaten. Onları da elimden  mi alacaksınız? Kim yazacak dizileri? Asla vermem" diyor.

"Vermem" diyor da başka birşey demiyor. Bana da "Kızım, istikbalini engellemek istemezdim ama benim sizlere bu serviste ihtiyacım var" diyor. "Onlar bu işe uygun olduğunu düşünüyorlar ama bence henüz hazır değilsin zaten" diyor. "Siz nasıl uygun görürseniz öyle olsun" diyorum. Biraz üzülüyorum ama bir yandan da Ş. Bey'i yalnız bırakmak istemiyorum. Karmaşık duygular içerisindeyim.

Image Hosted by ImageShack.us
Bazıları, Ş. Bey'in bencilce davrandığını düşünüyorlar."Yetiştirdiği elemanları kendine saklıyor; oysa gazetenin diğer birimlerine vermesi gerekir" diyorlar. Öyle ya da böyle, Ş. Bey Nuh diyor da Peygamber demiyor. Bu durumda olan, gazeteden çok bana oluyor tabii. Tarihi bir fırsatı kaçırıyorum; redaktör olma fırsatını... 

O günlere geri dönmek mümkün olsaydı da "Siz bilirsiniz" diyeceğime "Ne olur, bırakın gideyim; bu işi çok istiyorum; kendime de güveniyorum; yapabilirim, hiç olmazsa bir süre deneyelim" deseydim birşey değişir miydi acaba? Bence değişmezdi; ne dersem diyeyim, kabul etmezdi. Ama yine de keşke bir şansımı deneseydim. Keşke... 


Sonradan "keşke" demektense, zaman kaybetmeden düşündüğünüz, arzuladığınız şeyi hayata geçirin. En azından bir hamle yapın, deneyin. Olursa kazanırsınız; olmazsa da fazla birşey kaybetmiş olmazsınız. En azından sonradan "keşke" demezsiniz benim gibi...  

Kalıcı Bağlantı Yorum (13) Yorum yaz!

13/6/2009 · Kategori: ANILAR

Ödüle giden çetrefilli yol

"Şehircilik" dizisinden beklerken, "yemek" dizisinden ödül aldım. Meğer işin püf noktası, siyasetten uzak durmak imiş! 

Yıl 1997... İzmir Gazetecilik Cemiyeti, "Gazetecilik Teşvik Yarışması" düzenliyor.  Araştırma Servisi'ndeki herkes, yazı dizilerinden birini seçip katılacak. Zaten serviste, bir elin parmakları kadar bile gazeteci yok, topu topu 3-4 kişiyiz. Diğerleri  benden 1 yıl önce gelmişler, dolayısıyla daha deneyimliler tabii ve yarışmaya göndermek üzere aralarından seçim yapabilecekleri en az birkaç yayımlanmış yazı dizisine sahipler. Benim ise henüz yalnızca bir tek yazı dizim var. O da "S.O.S .Otopark: Ege Sorunları - Dosya 1"... Yani katılırsam bu diziyle katılmak zorundayım. Seçme şansım yok ne yazık ki. Bunun yanısıra "katılmamak" gibi bir şansım da yok! Çünkü müdürümüz Ş. Bey öyle istiyor. Hepimiz mutlaka katılacağız...
Herkes bir yazı dizisini seçip düzenliyor, yarışmaya katılıyor. Ben de mecburen o güne dek yayımlanmış olan tek yazı dizim ile katılıyorum. Ne de olsa ilk yazı dizim, kesinlikle ödül beklentisi içinde değilim. Hatta buna ihtimal bile vermiyorum. Ta ki Genel Yayın Yönetmeni Yardımcısı G. Hanım, müdürüm Ş. Bey'e şöyle diyene kadar:
---- B.'nin "otopark" yazı dizisi jüride çok beğenildi. Çok iyi, kapsamlı, emek verilmiş  bir araştırma olduğunu konuştular üyeler aralarında. Kulaklarımla duydum yani. Kesin ödül geliyor bu diziden.
Ş. Bey bana G. Hanım'ın sözlerini iletiyor ve "Hadi, şimdiden tebrikler. G. Hanım dediyse doğrudur. Ödül cepte sayılır" diyor.

Image Hosted by ImageShack.us

Haber, araştırma servisi ve tüm haber merkezinde yayılmış bile. "Şu yeni gelen kız ödül alacakmış" diye fısıldaşıyorlar. Hatta henüz ortada fol yok, yumurta yokken tebrik etmeye başlıyorlar beni. İyice havaya girmişim artık. Girmek istemesem de onlar sokmuşlar. Hiç kaçarı yok. Ben ödül alacağım bu diziden. Ar-GE'deki diğer arkadaşlarım için (benden kıdemli oldukları halde) böyle bir beklenti yok. Ama ben mutlaka alacağım. Öyle diyorlar yani. Ne kadar da başarılıyım ben böyle !? Daha yeni başlamışım gazeteciliğe, bu konuda tahsilim bile yok ama ödülüm olacak işte! Çok emin bir kaynaktan aldık haberi, yanlış olamaz, ben ödül alacağım. Diğer arkadaşlarım belki alacak, belki almayacak ama habere bakılırsa ben kesin alacağım!!! Günler geçiyor. Ödüllerin açıklanmasını heyecanla bekliyoruz. Aslında diğerleri heyecanla bekliyor da benim heyecanlanmama gerek yok tabii, havada karada ödülü kaptım nasıl olsa!..

Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us

Bir sabah gazeteye gidiyorum. Derin bir sessizlik..  Sanki arkadaşlar birşey söylemeye çalışıyorlar da söyleyemiyorlar gibi. Ödüllerin açıklanmış olduğundan henüz haberim yok. Oturup işlerimle ilgilenmeye başlıyorum. Biraz sonra bir arkadaşım baklayı ağzından çıkarıveriyor nihayet: Ödüller açıklanmış, araştırma servisindeki diğer 3 aday ödül almış da ben alamamışım! Evet, benim yazı dizim ödül alamamış! Tamam, diğer arkadaşlarım benden daha önce girmişler gazeteye. Birkaç yazı dizisi arasından en iyisini yarışmaya gönderme şansına sahiptiler. Hem onlar daha deneyimli idiler benden. Bu durumda, onların alması benim de almamam çok doğal görünüyor ama... Hani ben kesin ödül alacaktım? Hani benim yazı dizim kaliteli, emek verilmiş, iyi bir araştırma idi? Hani jüri üyeleri böyle konuşmuşlardı aralarında? Otopark mafyasını bile gözetlemiştim bu dizi için. Ne oldu da jüri bana oy vermedi? Ne oldu, ne olmuş olabilir?

Aslında hiç hırslı bir kişi değilim ben. Ödül beklentisi içinde de değildim. Zira ilk yazı dizisinden ödül almak olacak şey değildi.  Ama G. Hanım öyle söyleyip beni beklenti içine sokunca... İster istemez hayal kırıklığına uğruyor, sesiz sedasız bir köşeye çekiliyorum. Dokunsalar ağlayacağım nerdeyse. Bir süre yalnız kalmak iyi gelecek gibi... Olmadı işte, başaramadım. Yeterince iyi değilim demek. Daha çok fırın ekmek yemem lazım. Seneye başarabilir miyim acaba? Belki seneye de alamam.  O  zaman da "Hadi kızım, senden gazeteci falan olmaz " diye kapının önüne koyarlar herhalde beni.  Çünkü burada ödül almak çok önemseniyor. İşin maddi yönü pek önemli değil. (1997 yılı için) Sadece 4 TL. gibi sembolik bir para ödülü var. Ama manevi yönü çok önemli. Uzun zaman ödül alamazsam, başarısız olduğuma karar verirler ve işimi kaybederim...

Evet, bir köşeye çekilip bunları düşünüyorum kendi kendime. Dalmış gitmişim. Derken arkadaşım Ö. yanıma gelip beni uyandırıyor:
---- Üzüldün değil mi?
---- Evet.
---- Biz ödül aldık ama sen alamadın diye.
---- Evet.
---- Çünkü sen bu işi yeterince iyi yapamadın ama biz yaptık?
---- Aynen öyle.
---- Bizim yazı dizilerimiz çok kaliteliydi de seninki değildi?
---- Yaaa, öyleymiş.
---- Ne de olsa biz senden daha deneyimliyiz?
---- Doğrudur.
---- Saçmalama! Öyle değil işte!
---- Nasıl yani?
---- Sebep bu değil diyorum! Aslında senin dizin de  ödül alacak kadar iyiydi!
---- Başka ne olabilir ki sebep?
---- Senin yazı dizinin "şehircilik" üzerine olması, yani "siyasi" olması  olabilir mesela.
---- Anlamadım?
---- Anlamıyor musun? Sen "şehircilik" üzerine yazdığın sürece ödül falan alamazsın ki. Çünkü ortaya "siyasi" yazılar çıkıyor o zaman. Belediye başkanının yaptığı işleri anlatırken, hem onu hem de partisini övmek zorunda kalıyorsun ki asıl sorun burda. Ne de olsa jüride o belediye başkanını ve partisini sevmeyen, hatta nefret eden birçok üye var. Ve bu üyeler, dünyanın en kaliteli yazı dizisini de yapsan asla sana oy vermezler. Dizinin sana gazete tarafından yaptırıldığını gözardı ediyorlar. Sanki senin kişisel siyasi tercihinmiş gibi algılıyorlar. Yaptığın araştırmaların ne kadar kapsamlı olduğu da önemini yitiriyor.
---- İyi ama beni buraya şehir plancısı olduğum için, siyasi şehircilik dizileri hazırlayayım diye aldılar. Öyleyse hiçbir zaman  ödül mödül alamam ben.
---- Hah işte, tam üstüne bastın! Alamazsın tabii. Bak, bizim dizilerimiz suya sabuna dokunmayan türden diziler. Şakır şakır ödül getiriyorlar. Ama siyasi dizilerle senin ödül alma şansın olmayacak.
---- Ne yapacağım o zaman ben? Demek seneye de alamayacağım.
---- Öyle susup oturursan alamazsın tabii.  Hemen kalkıyorsun, Ş. Bey'in yanına gidip şehircilik dizileri haricinde farklı türden diziler de hazırlamak istediğini söylüyorsun.
---- Olur mu ki?
---- Denemekle birşey kaybetmezsin. Hadi, hemen şimdi! Sıcağı sıcağına hallet bunu!

"S.O.S Otopark"ın yapamadığını, "Dünya Mutfakları" yaptı! 

Arkadaşım Ö.'ye göre; DYP'li belediye başkanı Dr. Burhan Özfatura'nın çalışmalarını tanıtmış olmak, bana pahalıya patlamış. Zira jüride Özfatura ve DYP'ye karşı kişiler mevcutmuş. Giderek  söyledikleri bana da mantıklı gelmeye başlıyor. 
 
Ö.'nün verdiği gazla, soluğu Ş. Bey'in odasında alıyorum. Aldığım darbenin etkisiyle cesaretimi toplamış durumdayım şu an. Öyle ki bir daha bunu söylemeye cüret edemeyebilirim. Ya şimdi konuşacağım ya da sonsuza kadar susacağım. Hemen konuya giriyorum. Benden istenen siyasi şehircilik dizilerini hazırlayacağımı, asıl işimin bu olduğunu bildiğimi ama artık bunların yanısıra farklı konularda da diziler hazırlamak istediğimi söylüyorum.
 
Aaaaa, o da ne! "Tamam" diyor.! "Tamam,  2 haftalık 'Dünya Mutfakları' nı sen hazırla öyleyse". İnanmıyorum, ne kadar da kolay oldu böyle, hemen kabul etti. "Dünya Mutfakları" nı ben hazırlayacağım. "Dünya Mutfakları"... Kulağa ne kadar da hoş geliyor. 2 haftalık yazı dizisi. Çoook zevkli olacak çoook. Bakalım Ö. haklı çıkacak mı. Seneye "Dünya Mutfakları" ile katılacağım yarışmaya. Yine ödül vermezlerse, Ö. yanılmış demektir. Göreceğiz...

Image Hosted by ImageShack.us
Oturan mavili hanım, "sihirliyazilar". 
Image Hosted by ImageShack.us

Ertesi yıl, yarışmaya "Dünya Mutfakları" ile katılıp "Gazetecilik Teşvik Ödülü"  alıyorum. Ö. haklıymış demek. Her işin bir raconu vardır ya, bu işin de raconu buymuş. Gerçi "Dünya Mutfakları"na da çok emek vermiştim ama "S.O.S. Otopark" için çok daha fazla yorulmuş, otopark mafyasına bile bulaşmıştım. Buna karşın ödülü, neredeyse yerimden pek fazla kalkmadan yazdığım !! "Dünya Mutfakları" getirdi. Demek ki yaptığın işi ne kadar kaliteli olduğu, o iş için ne kadar emek verdiğin bir yere kadar önemli oluyor. Beğeniliyorsun ama ödül alamıyorsun. Ödül için, başka birtakım fonksiyonları devreye sokman gerekiyor. Formül, jürinin huyuna gitmek, suya sabuna dokunmamak, siyasete bulaşmamak, jürideki çoğunluğun "gıcık" olduğu partiyi ve onun belediye başkanını tanıtmamak imiş!!! Haaa, tamam o zaman. Biz de oyunu kuralına göre oynarız bundan sonra, olur biter!..     
 

Kalıcı Bağlantı Yorum (15) Yorum yaz!

7/6/2009 · Kategori: ANILAR

Kendin hazırla, kendin öğren yöntemiyleee...

Araştırmacı gazeteciliği gayet hızlı öğrettiler :)))

Image Hosted by ImageShack.us

Gazeteye ilk girdiğim günü hatırlıyorum da. Unutmak ne mümkün ki zaten... 1996 yılı, Mayıs ayının son günleri; yaz sıcağı kendini hissettirmeye başlamış bile... Yazılı eleme aşamasını geçmiş, Ş. Bey tarafından mülakata çağrılmışım. Bayraklı-Sirgeli Kavşağı'ndaki "Sabah" binasına giriyorum. O zamanlar, Sabah ile Yeni Asır o binada bir arada çalışıyorlar. Aynı yayın grubunun gazeteleri zaten bunlar... Ortam, tam düşündüğüm gibi. Uzun uzun, sıra sıra masalar, üzerlerinde bilgisayarlar. Muhabirler, haber yetiştirme telaşı içerisinde hızlı hızlı birşeyler yazıyorlar. Polis telsizinden kaza anonsları yayılıyor ortalığa. Orta kısım, redaktörler ile dizgicilere ait; arka kısım ise  sayfa sekreterlerine... Sağda, kırmızı bölmelerle ayrılmış müdür odaları. Yazı İşleri Müdürleri, Haber Müdürü, Spor Müdürü, Bölge Haberleri Müdürü... 1. katın diğer yarısı ise teknisyenlere ayrılmış. Yani fotoğraf banyo ile bilgisayar arıza teknisyenleri çalışıyor orada...  2. katta reklam bölümü, 3. katta Sabah gazetesi, üst katlarda Personel İşleri ile Genel Yayın Yönetmeni... Evet, tam düşündüğüm gibi, kalabalık ve karmaşık, stresli, zaman zaman çeşitli tartışmalara sahne olan, kim kime dum duma garip bir ortam. Bir bakıyorsun muhabir ve araştırmacılar gruplar halinde dışarı çıkıyor; insan kalabalığı yarı yarıya azalıyor; meydan diğerlerine kalıyor. Bir bakıyorsun yine gruplar halinde geri dönüyorlar; etraf insan kaynıyor yeniden;  ana-baba günü derler ya hani, aynen öyle...

Beni Haber Merkezi'ndeki müdür Ş. Bey'in odasına götürüyorlar. Ş. Bey aslında emekli ama işine devam ediyor. Uzun boylu, zayıf, benden 30 yaş kadar büyük, hayli deneyimli, duayen bir gazeteci. "Araştırma Servisi" diye bir servis kurmuş 1 yıl kadar önce. Birkaç kişi almış zaten. Bu sene de 2 kişi daha almak istemiş. Biri  ben olacakmışım. Aslında şehir plancısı olduğum için alınmışım! Evet, zaten gazetecilik mezunu değil, farklı branşlardan mezun kişiler istiyorlarmış. Çünkü bundan böyle, "şehircilik- belediye" konulu yazı dizilerini ben hazırlayacakmışım.

"Şehircilik- belediye konulu yazı dizileri" meselesi biraz canımı sıkıyor aslında.  Burada da şehir planlamadan kurtuluş yok anlaşılan.  Oysa ben farklı konularda yazılar yazan "normal" bir gazeteci olmak istiyorum. Şehircilik veya başka bir konuda branşlaşmak istemiyorum yani. Ama yapacak birşey yok. Çünkü gazeteye alınma sebebim, şehircilik dizileri. Neyse, yine de bir şekilde gazeteciliğe başlangıç yapmış olacağım ya. Şehir planlamayı basamak yaparak gazeteye kapak atmış oldum demek şimdi ben. Ehh, buna da şükür... 

Image Hosted by ImageShack.us

Ertesi gün, ilk defa işe gidiyorum. Bir süre herhalde işi öğrenme devresi olur, birileri birşeyler öğretir diye düşünüyorum doğal olarak... 

"İlk yazı dizin, "S.O.S. Otopark: Ege Sorunları- Dosya 1".. İzmir'in otopark sorunu ve çözüm yollarını anlatan 1 haftalık, tam sayfa bir yazı dizisi hazırlayacaksın. Hemen yerine otur, başla, hayırlı olsun!" diyor Ş. Bey.

---- Nasıl? Hemen mi başlayayım? Tek başıma mı? Şimdi mi?
---- Tabii ki tek başına ve şimdi!
---- İyi ama ben daha hiçbir şey bilmiyorum ki! Nasıl hazırlayacağım yazı dizisini? Kimse öğretmeyecek mi?
---- İnsan, kendi yaparken daha iyi öğrenir.

Olamaz, bittim ben!  Nerden başlayacağımı bile bilmiyorum ki. Yazı dizisi falan hazırlamam mümkün değil; herkese rezil olacağım; yakında işten de atarlar zaten!
 
---- Ş. Bey, bari nerden başlayacağımı söyleseniz. Hiçbir fikrim yok da!
---- Ben sana konuyu verdim. Sen de buna göre  bir plan yap. Kimlerle görüşmen gerekir, nerelere gitmen gerekir.
---- Kendim mi karar vereceğim kimlerle görüşeceğime?
---- Elbette. 
---- Nasıl randevu alacağım onlardan? Ya bana randevu vermezlerse?
---- Verirler verirler. Falanca gazeteden arıyorum dersin, verirler.
---- Peki telefon numaralarını nerden bulacağım?
---- Bilinmeyen numaralar ne güne duruyor?
---- Fotoğrafları da ben çekeceğim tabii?
---- Eee, herhalde ben çekecek değilim.
---- Sonra?
---- Fotoğrafları banyoya vereceksin.
---- Başka?
---- Her yaptığın röportajı bilgisayara geçireceksin. Ama dikkat et, uçmasınlar. Sonra yeniden yapmak zorunda kalırsın. Ayrıca fotoğraflara da dikkat et, yanmasınlar. Yeniden çekmek zorunda kalma.
---- En sonunda?
---- Hepsini güzelce harmanlayıp dizi haline getireceksin. Benim bilgisayarıma göndereceksin. Ben redakte edeceğim.  Yayına vereceğiz.
---- Hepsi bu kadar mı !?
---- Evet, hadi bakalım, kolay gelsin. Haaa, unutmadan, benim çok işim var; bu yüzden, her yaptığın işten beni haberdar etme lütfen. Kendi kendine hallet. "Şuraya gittim, şurdan geldim, başıma şu geldi falan", bana bilgi vermene gerek yok yani.  Herşeyi bitir, öyle gel. 

Eyvaaahhh! İşte şimdi hapı yuttuk! Nerden düştüm buraya? "Gazeteci olacağım diye tutturdun, bak başına neler geldi, gördün mi gününü şimdi!" diye kızıyorum kendi kendime.  Şehir planlamanın okulunu okudum hiç olmazsa ama gazetecilik hakkında hiçbirşey bilmiyorum ki ben. Yardım eden, birşey öğreten de yok.  Nasıl çıkarım bunca işin içinden?..

Image Hosted by ImageShack.us

Evet, ilk günü böylesi duygular içerisinde geçirdiğimi gayet iyi hatırlıyorum. Ama iş başa düşünce, herkes herşeyi yapabilirmiş, ben bunun iyi bir örneğiyim. Oturup plan hazırlıyorum. Böyle bir konu için belediyeden şu görevlilerle, kendi okulumdan şu profesörlerle görüşeyim gibi. Tek tek onların telefon numaralarını buluyor, arayıp bütün şirinliğimi takınarak hepsinden randevu alıyor, görüşmeye gidiyor, röportaj yapıyor, fotoğraflarını çekiyorum. Sonra gazeteye dönerek röportajları kasetten deşifre ediyor, bilgisayara kaydediyorum. Fotoğrafları banyo ettiriyorum. Kütüphaneye giderek araştırma yapıyorum. Ayrıca sokaktaki vatandaşın da  görüşlerini alıyorum. Hatta yetmiyor, arkadaşım Ö. ile birlikte Alsancak'ta pusuya yatıp korsan otoparkçıların resmini bile çekiyoruz.

Zamanla birçok bilgi birikiyor. Ama bunlar birbirinden tamamen bağımsız görünen bilgiler. Oturup uzun uzun düşünerek bunları bir öykü gibi birbirine bağlayarak yazı dizisi haline getiriyorum. Ve nihayet redakte (son düzeltme) için Ş. Bey'in bilgisayarına yolluyorum. Oohh, nihayet bitti! Üstümden büyük bir yük kalktı sanki, hafiflemiş durumdayım, kuş gibi uçacağım neredeyse. Ama işin ilginç tarafı artık korkmuyorum. Çok da zor değilmiş aslında. Neden gözümde büyümüştü ki o kadar? 2. bir yazı dizisine hazırım yani. En azından, artık ne yapacağımı biliyorum. Ş. Bey haklıymış galiba; en iyi öğrenme şekli, bizzat uygulayarak öğrenmeymiş.  Başkası 50 defa anlatsa, böyle iyi öğrenemezdim. Kendim yapınca öyle bir öğrendim ki...
Yeni Asır işyeri değil okul, Ş. Bey ise müdür değil öğretmen sanki. Görünüşte birşey öğretmiyor ama aslında çok şey öğretiyor. Hızlı ve kesin olarak öğreniyorsunuz. Böyle bir öğretme şekline daha önce hiçbir yerde rastlamamıştım ama gerçekten işe yarıyormuş meğer!..

Babam bana çocukken nasıl yüzme öğrendiğini anlatmıştı. Biz çocuklarımızı yüzme öğrensinler diye kursa yolluyoruz ya da kendimiz öğretiyoruz, değil mi? Ama babam çok farklı bir şekilde öğrenmiş. Henüz 10 yaşında iken, daha büyük bir çocuk babamı Tarabya'da (İstanbul) Boğaz'ın serin sularına itivermiş aniden. Neye uğradığını şaşıran babam, can havliyle yüzmeye başlamış. Bu eşek şakası yüzünden boğulabilirdi de.. Ama o, boğulmayıp bir anda kendi kendine yüzme öğrenmiş işte. Yeni Asır AR-GE'de verilen eğitimi de tıpkı buna benzetiyorum ben. Aniden araştırmacı gazeteciliğin hırçın dalgalı denizinde buluyorsunuz kendinizi. Ya batarsınız ya da çıkarsınız. Ya öğrenir, yazarsınız ya da pes edip gidersiniz. Başka şansınız yok...

DEVAM EDECEK

Kalıcı Bağlantı Yorum (18) Yorum yaz!

23/5/2009 · Kategori: ANILAR

Nabza göre şerbet, başkana göre etek!

Image Hosted by ImageShack.us

Yıl 1996... İzmir'in meşhur yaz güneşi, bütün gücüyle kavurmaya devam ediyor. O sıcakta, "Bir Zaferin Belgeseli" adlı yazı dizisini hazırlamaya çalışıyorum. Eylül'de yayımlayacağız. Hemen hemen herşey tamamlanmış. Geriye en önemli malzeme kalmış: Diziye adını veren "zafer"in sahibi, DYP'li İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Burhan Özfatura röportajı...

Bu röportaja ayrı bir önem veriliyor sanki. Müdürüm Ş. Bey, bu kez  daha bir özenli, daha bir heyecanlı gibi. Herşey yolunda gitsin, çok güzel bir röportaj olsun diye özen gösteriyor; en küçük detaylarla bile bizzat ilgileniyor.

Nihayet röportaj günü gelip çatıyor.  Saat 13.00 için randevu almışım başkandan. Yüzüp yüzüp kuyruğuna gelmişiz.  Ş. Bey'le birlikte gideceğim. Başkan bize 1 saat kadar zaman ayıracak. Ş. Bey normalde bizim röportajlarımıza katılmaz. Ancak çok önem verdiği röportajlarda da mutlaka yanımızda bulunmak ister. Zaten burdan anlarız, hangi röportaja önem verip hangisine vermediğini...

Gazetede  sabırsızlıkla  zamanın gelmesini bekliyorum. İşte nihayet 1 saat kadar bir zaman kaldı. Şimdi Ş. Bey ile birlikte çıkacağız, Ş. Bey'in arabasıyla Büyükşehir Belediyesi'ne gideceğiz. Geç kalmayı hiç sevmez zaten. Erken erken yola koyuluruz muhakkak. 

Derken... O da ne! Ş. Bey kıyafetimi şöyle bir süzüyor ve  "Kızım, bu ne kıyafet!"  deyiveriyor. Kıyafetimin nesi var diye bakıyorum. Bana göre hiçbir gariplik yok doğrusu. Kısa kollu, sarı bir bluz ile dizin üstüne ancak yarım karış kadar çıkan siyah, bol bir bermuda şort var üzerimde.
---- Nasıl yani? Kıyafetimin ne gibi bir mahsuru var Ş. Bey?
---- Adam sağcı! Bu kıyafetle olmaz. Uzun eteğin yok mu senin? Hemen eve gidiyorsun ve ayak bileklerine kadar inen uzun bir etek giyip geliyorsun. 

Ş. Bey'in bu isteğine anlam veremiyorum aslında. Hem aksi gibi gazetede o an için müsait araç da yok ki beni evime götürüp getirsin, zamanında röportaja yetişeyim. Belediye otobüsüyle gidip dönersem yetişmem imkansız.
---- Ne olur yapmayın Ş. Bey. Bu saatten sonra nasıl gidip gelirim eve?
---- Hadi hadi gidersin. Bir an önce yola çık.

Çare yok. Ş. Bey"uzun etek" konusunda son derece kararlı görünüyor. İster istemez gideceğim eve. Son bir umut gazetede araç arıyorum ama maalesef bütün araçlar dışarıda, diğer muhabirler verilmiş durumda.  Zaten bende şans olsa anamdan erkek doğardım (mı desem acaba).. Saçmalama diyorum kendi kendime. Hemen yola koyul, anca gidersin!!

Image Hosted by ImageShack.us

Sirgeli Kavşağı son derece sapa bir yer üstelik. Koşa koşa durağa çıkıp belediye otobüsünü bekliyorum. Sonunda geliyor, biniyorum  ve ver elini bizim mahalle. Eve giriyor, dolabı açıyor, bulabildiğim en uzun eteği geçiriyorum üzerime. Mavimsi bir etek bu.  Üzerine giyecek bir tek bluzum var zaten. Onu da giyip aynaya bile bakmadan kan ter içinde kendimi tekrar sokağa atıyorum. Tekrar otobüs durağı ve gazete...

Saat 13.00'e yaklaşıyor. "Neyse yetiştim sayılır, Ş. Bey'in arabasıyla çabucak gideriz buradan belediyeye" diye kendimi teselli ediyorum ama nerdeeee. Meğer Ş. Bey benim geç kalacağımı düşünerek, başkana ayıp olmasın diye tek başına gitmiş belediyeye. İşte şimdi ayvayı yedik, artık röportaja yetişmek tamamen hayal oldu. Umudumu iyice yitirmiş olmama rağmen gazetede araç olup olmadığına bakıyorum bir kez daha. Özel otomobil yok ama minibüs dolmuşumuz geri dönmüş! Gerçi dolmadan kalkmaz ama! Şoföre gidip "Aman ocağına düştüm, Konak'a yetiştir beni ne olur" deyince adamcağız, son nefesimi vermekte olduğuma mı acıyor bilinmez, ilk defa dolmadan kalkmayı göze alıyor. İnanılır gibi değil ama 15 dakika sonra nihayet Konak'tayım...

Koştur koştur belediyeye giriyorum. Sanki ömrümden 10 yıl gitmiş gibi! Büyükşehir Belediye Başkanı'yla randevuma yarım saat geç kalmış durumdayım. Olacak şey değil! Başkanın odasına giden yolda koşar adımlarla yürürken bir anda  endişeye kapılıyorum yeniden: "Aman Allahım, yoksa bu bluz birazcık şeffaf olmasın sakın. Yani çıkardığım sarı bluz bundan daha kalındı aslında. Ya bu biraz içi gösteriyor falansa! Ya Ş. Bey bu sefer de "Ne yaptın kızım sen! Bu kez de bluz uygunsuz olmuş" derse! Yoksa kaş yaparken göz mü çıkardım! Ne yapacağım şimdi ben! Neyse, olan oldu artık. Düşünmeyeyim en iyisi bunları...

Başkanın odasının kapısını çalıp içeri giriyorum. Ş. Bey çoktan gelmiş, oturuyor. Hatta röportaja da kendisi başlamak durumunda kalmış. İkisi birden dönüp bana bakıyorlar.  Ş. Bey, "B. Hanım geldi" diyerek beni tanıştırıyor. Odaya bir assolist edasıyla süzülerek en son girmek beni yeterince utandırıyor zaten. Ama bu yetmezmiş gibi bir de "umarım ikisinin de gözleri iyi seçmiyordur da bluzun çok kalın olmayışının yarattığı dezavantajın farkına varmazlar" diye dua ediyorum içimden!..

Neyse, duam kabul oluyor galiba. Röportajı ben devralıyorum. Başkan Dr. Burhan Özfatura biraz sert mizaçlı bir kişi gibi geliyor bana. Belki de Ş. Bey'in çekindiği kadar var. "Ben koltuk sevdalısı değilim. Bu koltuğa muhtaç da değilim. Kendi mesleğim var, üniversitede öğretim üyesiyim. Seçimi keybedersem mesleğime dönerim, olur biter" gibi birşeyler söylüyor.  Röportajı sağ salim bitiriyoruz ve Ş. Bey ile beraber gazeteye dönüyoruz. Ş. Bey, bluz konusunda tek kelime etmiyor. Belki de normaldir de ben kuruntu etmişimdir. En azından etek tamamdı ama. Bileklere kadar uzundu, daha ne olsun. Nabza göre şerbet de verdik, başkanına göre etek de giydik. Uzun etek davasının üstesinden geldik.
Etek tamam, röportaj tamam; herşeyi hallettik, dinlenmeyi de hak ettik!..

Kalıcı Bağlantı Yorum (10) Yorum yaz!

21/4/2009 · Kategori: ANILAR

Balık sofrasında aç açına röportaj

Image Hosted by ImageShack.us

Yemek yerine iftira yiyince hazmı zor oluyor


Ekim 1997... Şu an CHP İzmir Milletvekilimiz olan Bülent Baratalı, o dönemde İzmir'in ilçesi Urla'da 21 yıldır hiç seçim kaybetmeyen belediye başkanı... Gazetem, 21 yıldır sürekli belediye başkanı seçilmesinin nedenlerini merak ediyor ve bunu "Başkanlıkta 21 Yıl" adlı bir haftalık yazı dizisi haline getirmeye karar veriyor; bu görevi de bana veriyor. 

Müdürüm Ş. Bey ile sabah saat 11.30'da Urla'ya gitmek üzere yola çıkıyoruz. Gazetemizde sabah 11.00 - 15.00 arası öğle yemeği veriliyor. Ama henüz çok erken olduğu için ve de en geç 3 saat içinde geri döneceğimizi sandığımdan yemek yemiyorum. "Döndükten sonra yerim" diye düşünüyorum.  Ş. Bey ise "Ne olur ne olmaz" diyerek sabahın o saatinde öğle yemeği yiyor ve nihayet yola koyuluyoruz. 

Urla'ya vardığımızda saat 13.00 civarı. Bülent Baratalı, kalabalık bir grupla beraber bir balık restoranında yemek yiyor. Mecburen biz de restorana girip masalarına oturuyoruz. Bülent Bey, bize de yemek ısmarlamak istiyor doğal olarak.  Ş. Bey, hemen "Biz yemek işini çoktan gazetede hallettik. Hiçbirşey yemeyiz" diyor. Ben de gülümseyerek onaylıyorum tabii ama gel gör ki yavaş yavaş acıkmaya başlamış durumdayım. Sürekli su içerek midemi şişirmeye çalışıyorum. Sabahın 7'sinden beri hiçbirşey geçmemiş boğazımdan ya, masadaki kuru ekmek bile gözüme çok cazip görünmeye başlıyor artık. Hani bir dilim kuru ekmek atabilsem ağzıma o bile yetecek bana ama nasıl atarsın? "Hani siz toktunuz?" deyip balık ısmarlamaya kalkışmazlar mı sonra! Hem kendim utanırım hem de müdürümü utandırırım. Onun için sadece su içerek söyleşiyi sürdürüyorum. "Neyse, nasıl olsa birazdan kalkacağız. 1-2  saat sonra İzmir'deyiz" diye kendimi avutuyorum. 

Ama o da ne!..  Ş. Bey, "İzninizle ben İzmir'e dönüyorum.  B. Hanım röportaja devam edecek" demez mi, deyip de beni orada bırakıp gitmez mi!.. Anlaşıldı, akşama kadar burdayım. Masadan kalkıp hep birlikte hem Urla'yı dolaşıyor hem de röportajı sürdürüyoruz. Hiç olmazsa şu büfeden bir sandviç alsam... Ama 'Demek ki siz tok değildiniz' derler, karizmayı çizdirmeyelim şimdi.  Yok, hayır, en iyisi İzmir'e dönesiye kadar sabretmek...

Saatler geçiyor, akşam üzeri İzmir'e dönüyorum. Artık açlık duygumu çoktan kaybetmişim. Canım hiçbirşey yemek istemiyor bile. Ne gariptir, acaba Allah'ın aç insanlara bir hikmeti midir bu? Bir süre sonra açlık duymamaya başlıyorsun. Afrika'daki açlar böyle mi dayanıyorlar açlığa? Bunları düşünüyorum...

Ertesi sabah Baratalı'nın hanımı beni evlerine kahvaltıya çağırıyor. Hem kahvaltı hem röportajın devamı gibi. Gidiyorum. Deniz manzaralı çok güzel bir evleri var. Özenle ağırlıyor beni. Yardımcısı olmasına karşın, kendi elleriyle katmer açmış; mükellef bir kahvaltı sofrası hazırlamış. "Ben zaten hiç yalnız kahvaltı etmem ki. Evde yalnız bile olsam en azından yoldan geçen birilerini çağırırım, beraber kahvaltı ederiz" diyor.  Zarif, görgülü, nazik, maharetli, her zaman eşine destek, kısacası dört dörtlük bir hanımefendi olduğunu düşünüyorum içimden. Restoranda hiçbirşey yememiştim ama evde "kahvaltı ediyorum"...  3 çocukları var. O zamanlar hukuk öğrencisi olan oğulları Yusuf Baratalı ile de tanışıyorum. Yine Urla'yı dolaşıyoruz hep birlikte. Bülent Baratalı'yı bir de ailesinden dinliyorum...   

Image Hosted by ImageShack.us
 Image Hosted by ImageShack.us

Yazı dizisi yayına giriyor. Özellikle Bülent Baratalı'nın sevenlerinden bir sürü telefon alıyorum. Aslında kimse yazı dizimin kalitesiyle falan ilgilenmiyor, onların umurunda olan tek şey Bataralı hakkında ne yazdığım.  Çok sayıda seveni var, arayıp tebrik ediyorlar. Ama bir gün... Bir kadın arıyor:

--- B. Hanım?
--- Buyrun.
--- Siz nasıl olur da o adamı öven yazılar yazarsınız!!! Onlar ailece mafya! Astıkları astık, kestikleri kestik! Herkes onlardan korkuyor.
--- Mafya mı? O sizin şahsi görüşünüz. Urlalılar ona silah zoruyla mı oy veriyorlar? Demek ki çok sayıda seveni de var. Ayrıca yanlış düşünüyorsunuz hanımefendi. Bu, tarafsız bir yazı dizisi. Biz kimseyi övmüyoruz. Sadece 21 yıldır sürekli seçilmesinin nedenlerini........
--- Daha nasıl öveceksiniz! Basbayağı övüyorsunuz işte!
--- Öyleyse size de söz hakkı vereyim. İsminizi açıklayın. Sizin de görüşünüzü ekleyeyim yazı dizisine.
--- Mafya diyorum yahu anlamıyor musunuz!!! Nasıl vereyim ismimi! 
--- İsminizi verip açıklama yapmazsanız, benim de yapabileceğim birşey kalmıyor ama.
--- Tabii lüp lüp yediniz restoranda balıkları! Yazarsınız şimdi böyle! Herkes restorana girdiğinizi gördü! 

O ana kadar gayet sakinim de bu sözleri duyduktan sonra sinirden elim ayağım titremeye başlıyor. Gerçeği anlatsam inanmayacak nasıl olsa; boşuna nefes tüketmeyeyim bari. Terbiyeli davranmayı falan bir kenara bırakıp çat diye kapatıyorum telefonu kadının yüzüne. 5 dakika kendime gelemiyorum. Sonra aşağı inerek  Ş. Bey'e olanları anlatıyorum. "Bütün gün aç kaldığım halde, balık rüşveti karşılığında yazı hazırlamakla suçlandım" diyorum. O da ne!!!  Ş. Bey'i bir gülme tutuyor ki sormayın gitsin. "Ne sandın, siyasi yazı yazmak çok zordur kızım" diyor. "Oooooo, daha çok iftira yiyeceksin, çok da tepki alacaksın. Alıştır kendini!"...

Evet, doğru. Gazetecilik zor iş; siyasi yazı yazmak daha da zor iş. Suya sabuna dokunmayan yazılar canınızı sıkmaz. Ama hele bir suya sabuna dokunmaya kalkın, ateş hattında bulursunuz kendinizi... 

Kalıcı Bağlantı Yorum (5) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »