Az kalsın "redaktör" oluyordum ama...
Engelleri aşamadım bir türlü :)
"Gazeteci" deyince akla genellikle muhabirler ve köşe yazarları gelir. Oysa gazetenin yayıma hazır hale getirilmesi sürecinde, muhabir ve köşe yazarları dışında çok sayıda kişinin emeği geçer. İşin "mutfağında" görevli olduklarından pek göz önünde olmayan bu kişilerin yayıma katkısı, aslında en az diğerleri kadar büyüktür.
"Redaktörler" ve "sayfa sekreterleri" denilen adsız kahramanlardan bahsediyorum. Süreç genellikle şu şekilde işler: Muhabir haberini, araştırmacı gazeteci ise yazı dizisini hazırlayıp bilgisayara girer. Elbette girilen metinlerde imla hatası ya da bozuk anlatım içeren cümleler olabilir. Redaktör yazıyı alıp inceler ve gerekli düzeltmeleri yaparak yazıyı yayıma hazır hale getirir. Bundan sonra sıra sayfa sekreterine gelir. Sayfa sekreteri de metini sayfaya (harflerin büyüklükleri, renklerini vb. ayarlamak suretiyle) yerleştirir. Sonuç olarak haber ya da araştırma dizisi, onu hazırlayan kişinin adıyla yayımlanırken, konuya emeği geçmiş redaktör ve sayfa sekreterinden okuyucunun haberi dahi olmaz.
Hal böyle iken... Yıl 1998... Araştırma gazetecilikten redaktörlüğe geçebilsem nasıl olurdu diye için için hayal kurduğum zaman dilimi... Kendi adımla tam sayfa yazılarım yayımlanıyor ama ben yine de "redaktör" olma sevdasındayım. Redaktör olup araştırma yazıları hazırlamayı bıraksam... Artık kendi adımla yazılarım yayımlanmasa da ben yalnızca arka planda, işin mutfağında yer alsam... O adsız kahramanlardan biri olsam...
Ailem ve akrabalarım anlamıyor bir türlü... "Kendi adınla yazıların çıkıyorken, ne diye arka plana düşeceksin ki?" diyorlar. Bilmiyorlar işte. Düşmek değil, çıkmak bu! Redaktörlerin tamamı üniversite mezunu. Topu topu 6 kişi kadarlar. Kendilerine ayrılmış uzun bir masada, bir arada oturup çalışıyorlar. Öğlen 12'de gelip gece 10-11'e kadar gazetede bulunmak durumundalar. Gazetenin omurgası gibiler, hayli önemli bir konumdalar. Sayfa yerleşimi yapılmasından önceki son sözü onlar söylüyorlar. Son nokta, virgül, manşet vs.'yi onlar atıyorlar. Son karar, onlara it. Bütün sonlar, onlara ait. "Mutfak" onların kontrolu altında. Haberi, yazıyı istedikleri gibi biçimlendiriyorlar. Kesip, biçiyorlar; gerekirse değiştiriyorlar.
Redaktöre her zaman ihtiyaç var. Bu nedenle işsiz kalmaz pek. Ayrıca muhabirden de araştırmacıdan da fazla para kazanır. Daha ne olsun?...
Kendimi redaktörlüğe yakın hissediyorum. Çünkü müdürüm Ş. Bey, ara sıra bana "araştırma servisinin redaktörü" diye takılıyor. Aslında servisin redaktörü kendisi tabii ama bazen bana yaptırıyor redaksiyonu. Bu yüzden böyle söylüyor. Bir de o yıllardaki yazı işleri müdürümüz O. Bey... Sık sık Reuters haber ajansından gelen İngilizce haberleri Türkçe'ye çevirip redakte etmemi istiyor benden. Bu şekilde oluşturduğum haberleri beğendiğini söylüyor...
Derken bir gün... Redaktörlerimizden T. Bey'in İstanbul'a gidişiyle birlikte 1 adet redaktör eksiği sözkonusu oluyor. Evet, acilen bir redaktör lazım ama nerden bulunacak?.. Yazı İşleri Müdürü O. Bey'in aklına ilginç bir fikir geliyor: (Beni kastederek) "B. Hanım'ı araştırmacılıktan redaksiyona geçirelim, olsun bitsin" diyor. "Hem yeni bir elemana maaş vermekten hem de yeni bir eleman yetiştirmekten kurtulmuş oluruz. B. Hanım, Reuters haberlerini çok güzel redakte ediyor benim için. Yani bu işi kıvırabilir" diyor. 
Gazetenin ileri gelenleri bu öneriye sıcak bakıyorlar. O. Bey, beni çağırıp görevi kabul edip etmediğimi soruyor. "Olur" diyorum. Ve sıra müdürüm Ş. Bey'den izin almaya geliyor. O gün de Ş. Bey gazetede değil. Ertesi gün geldiğinde, yanına gidip konuyu anlatıyorlar. Şiddetle karşı çıkıyor. "Serviste topu topu 3 elemanım var zaten. Onları da elimden mi alacaksınız? Kim yazacak dizileri? Asla vermem" diyor.
"Vermem" diyor da başka birşey demiyor. Bana da "Kızım, istikbalini engellemek istemezdim ama benim sizlere bu serviste ihtiyacım var" diyor. "Onlar bu işe uygun olduğunu düşünüyorlar ama bence henüz hazır değilsin zaten" diyor. "Siz nasıl uygun görürseniz öyle olsun" diyorum. Biraz üzülüyorum ama bir yandan da Ş. Bey'i yalnız bırakmak istemiyorum. Karmaşık duygular içerisindeyim. 
Bazıları, Ş. Bey'in bencilce davrandığını düşünüyorlar."Yetiştirdiği elemanları kendine saklıyor; oysa gazetenin diğer birimlerine vermesi gerekir" diyorlar. Öyle ya da böyle, Ş. Bey Nuh diyor da Peygamber demiyor. Bu durumda olan, gazeteden çok bana oluyor tabii. Tarihi bir fırsatı kaçırıyorum; redaktör olma fırsatını...
O günlere geri dönmek mümkün olsaydı da "Siz bilirsiniz" diyeceğime "Ne olur, bırakın gideyim; bu işi çok istiyorum; kendime de güveniyorum; yapabilirim, hiç olmazsa bir süre deneyelim" deseydim birşey değişir miydi acaba? Bence değişmezdi; ne dersem diyeyim, kabul etmezdi. Ama yine de keşke bir şansımı deneseydim. Keşke...
Sonradan "keşke" demektense, zaman kaybetmeden düşündüğünüz, arzuladığınız şeyi hayata geçirin. En azından bir hamle yapın, deneyin. Olursa kazanırsınız; olmazsa da fazla birşey kaybetmiş olmazsınız. En azından sonradan "keşke" demezsiniz benim gibi...















