TÜRKİYE CANIM FEDA sihirliyazilar.blogcu.com


Google Sihirli Yazılar

Sihirli Yazılar

Nevin İşgörenler'in resim sergisine davetlisiniz

1/7/2009 ·

Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us






Yolunuz İzmir'e düşerse, Nevin İşgörenler'in Urla-Demircili köyündeki resim sergisini görmeden geçmeyin. Birbirinden güzel klasik ve soyut tabloları inceleyerek farklı  ve güzel
bir gün geçirebilirsiniz.

Açılış:  12 Temmuz 2009 Pazar, saat: 17.00
Yer: Urla - Demircili Köyü, "Okyanus Prensesi - Nevin İşgörenler Sanat Evi"



Nevin İşgörenler, kendisini şöyle anlatıyor:

"İzmir’in Küçükyalı semtinde dünyaya geldim. Gençliğim Güzelyalı ve Urla iskele semtlerinde geçti. İlk sanat aşkım, annem ve ilkokul öğretmenim ile başladı. Çocuklukta başlayan bu tutkum ilk, orta, lise, yüksekokul ve iş hayatımda benimle beraber devam etti ve etmektedir.

1975 yılında İzmir resim heykel müzesinde rahmetli ressam sayın Turgut PURA ve sayın ressam Cavit ATMACA hocalarımdan resim sanatı eğitimi aldım. Daha sonraki yıllarda Celal Yetkin atölyesinde rahmetli  ressam Celal YETKİN  hocamdan soyut, sayın ressam Mehmet BOŞTAŞ hocamdan klasik resim eğitimleri aldım.

 Resim haricinde,  diğer bir sanat dalı olan müzik ile de ilgilendim. 1980'de Dr. Ayhan SÖKMEN ve  Dr. Mustafa BİLGİÇ korolarına  korist olarak devam ettim. Kıymetli hocalardan ud dersleri alarak  İzmir’in muhtelif korolarına udi olarak katıldım.

 1990 yılında TURGUT PURA  VAKFI’nda heykel,  resim-heykel müzesinde ise seramik eğitimi aldım.

İlkokulda mandolin, ortaokulda gitar, ud, İngilizce, mankenlik , el sanatları, dans dersleri, konuşma sanatı v.s kurslarını bitirdim.

Karma ve kişisel sergiler açıp, 2001 yılında URLA’nın Demircili köyünden almış olduğum evi restorasyon yaparak "OKYANUS PRENSESİ - NEVİN  İŞGÖRENLER SANAT EVİ"ni  yaptım.

15 /08/2008 tarihinde kişisel resim sergimi açtım. Halen kendi atölyemde çalışmalarıma devam etmekteyim.

  İçimdeki bu enerjiyi, yaratıcılığı, sanatsal faaliyetlerle özgür kılarak,  sanatın büyülü atmosferini yakalayarak kendime seçkin ve renkli  bir hayat yolu seçtim."


Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us
















 İstemeyerek yıllar geçse de

 Bendeki bu sanat aşkı bitse de

 Rüzgarla canlanan ateş gibi

 Damarlarımda atan sanat aşkı

 Kalbimi hoplatıp sanat adımlarımı hızlandırıyor…


Yorum (0) Yorum yaz!

Az kalsın "redaktör" oluyordum ama...

23/6/2009 · Kategori: ANILAR

Engelleri aşamadım bir türlü :)

"Gazeteci" deyince akla genellikle muhabirler ve köşe yazarları gelir. Oysa gazetenin yayıma hazır hale getirilmesi sürecinde, muhabir ve köşe yazarları dışında çok sayıda kişinin emeği geçer. İşin "mutfağında" görevli olduklarından pek göz önünde olmayan bu kişilerin yayıma katkısı,  aslında en az  diğerleri kadar büyüktür.

"Redaktörler" ve "sayfa sekreterleri" denilen adsız kahramanlardan bahsediyorum. Süreç genellikle şu şekilde işler: Muhabir haberini, araştırmacı gazeteci ise yazı dizisini hazırlayıp bilgisayara girer. Elbette girilen metinlerde imla hatası ya da bozuk anlatım içeren cümleler olabilir. Redaktör yazıyı alıp inceler ve gerekli düzeltmeleri yaparak yazıyı yayıma hazır hale getirir. Bundan sonra sıra sayfa sekreterine gelir. Sayfa sekreteri de metini sayfaya (harflerin  büyüklükleri, renklerini vb. ayarlamak suretiyle) yerleştirir.  Sonuç olarak haber ya da araştırma dizisi, onu hazırlayan kişinin adıyla yayımlanırken,  konuya emeği geçmiş redaktör ve sayfa sekreterinden okuyucunun haberi dahi olmaz.

Image Hosted by ImageShack.us

Hal böyle iken... Yıl 1998... Araştırma gazetecilikten redaktörlüğe geçebilsem nasıl olurdu diye için için hayal kurduğum zaman dilimi... Kendi adımla tam sayfa yazılarım yayımlanıyor ama ben yine de "redaktör" olma sevdasındayım.  Redaktör olup araştırma yazıları hazırlamayı bıraksam... Artık kendi adımla yazılarım yayımlanmasa da ben yalnızca arka planda, işin mutfağında yer alsam... O adsız kahramanlardan biri olsam...

Ailem ve akrabalarım anlamıyor bir türlü... "Kendi adınla yazıların çıkıyorken, ne diye arka plana düşeceksin ki?" diyorlar. Bilmiyorlar işte. Düşmek değil, çıkmak bu! Redaktörlerin tamamı üniversite mezunu.  Topu topu 6 kişi kadarlar. Kendilerine ayrılmış uzun bir masada, bir arada oturup çalışıyorlar. Öğlen 12'de gelip gece 10-11'e kadar gazetede bulunmak durumundalar. Gazetenin omurgası gibiler, hayli önemli bir konumdalar. Sayfa yerleşimi yapılmasından önceki son sözü onlar söylüyorlar. Son nokta, virgül, manşet vs.'yi onlar atıyorlar.  Son karar, onlara it. Bütün sonlar, onlara ait. "Mutfak" onların kontrolu altında. Haberi, yazıyı  istedikleri gibi biçimlendiriyorlar. Kesip, biçiyorlar; gerekirse değiştiriyorlar.
Redaktöre her zaman ihtiyaç var. Bu nedenle işsiz kalmaz pek. Ayrıca  muhabirden de araştırmacıdan da  fazla para kazanır. Daha ne olsun?...

Image Hosted by ImageShack.us
Kendimi redaktörlüğe yakın hissediyorum. Çünkü müdürüm Ş. Bey, ara sıra bana "araştırma servisinin redaktörü" diye takılıyor. Aslında servisin redaktörü kendisi tabii ama bazen bana yaptırıyor redaksiyonu. Bu yüzden böyle söylüyor. Bir de o yıllardaki yazı işleri müdürümüz O. Bey...  Sık sık Reuters haber ajansından gelen İngilizce haberleri Türkçe'ye çevirip redakte etmemi istiyor benden. Bu şekilde oluşturduğum haberleri beğendiğini söylüyor...

Derken bir gün... Redaktörlerimizden T. Bey'in İstanbul'a gidişiyle birlikte 1 adet redaktör eksiği sözkonusu oluyor. Evet, acilen bir redaktör lazım ama nerden bulunacak?.. Yazı İşleri Müdürü O. Bey'in aklına ilginç bir fikir geliyor:  (Beni kastederek) "B. Hanım'ı araştırmacılıktan redaksiyona geçirelim, olsun bitsin" diyor. "Hem yeni bir elemana maaş vermekten hem de yeni bir eleman yetiştirmekten kurtulmuş oluruz. B. Hanım, Reuters haberlerini çok güzel redakte ediyor benim için. Yani bu işi kıvırabilir" diyor.  

Image Hosted by ImageShack.us
Gazetenin ileri gelenleri bu öneriye sıcak bakıyorlar.  O. Bey, beni çağırıp görevi kabul edip etmediğimi soruyor. "Olur" diyorum. Ve sıra müdürüm Ş. Bey'den izin almaya geliyor. O gün de Ş. Bey gazetede değil. Ertesi gün geldiğinde, yanına gidip konuyu anlatıyorlar. Şiddetle karşı çıkıyor. "Serviste topu topu 3 elemanım var zaten. Onları da elimden  mi alacaksınız? Kim yazacak dizileri? Asla vermem" diyor.

"Vermem" diyor da başka birşey demiyor. Bana da "Kızım, istikbalini engellemek istemezdim ama benim sizlere bu serviste ihtiyacım var" diyor. "Onlar bu işe uygun olduğunu düşünüyorlar ama bence henüz hazır değilsin zaten" diyor. "Siz nasıl uygun görürseniz öyle olsun" diyorum. Biraz üzülüyorum ama bir yandan da Ş. Bey'i yalnız bırakmak istemiyorum. Karmaşık duygular içerisindeyim.

Image Hosted by ImageShack.us
Bazıları, Ş. Bey'in bencilce davrandığını düşünüyorlar."Yetiştirdiği elemanları kendine saklıyor; oysa gazetenin diğer birimlerine vermesi gerekir" diyorlar. Öyle ya da böyle, Ş. Bey Nuh diyor da Peygamber demiyor. Bu durumda olan, gazeteden çok bana oluyor tabii. Tarihi bir fırsatı kaçırıyorum; redaktör olma fırsatını... 

O günlere geri dönmek mümkün olsaydı da "Siz bilirsiniz" diyeceğime "Ne olur, bırakın gideyim; bu işi çok istiyorum; kendime de güveniyorum; yapabilirim, hiç olmazsa bir süre deneyelim" deseydim birşey değişir miydi acaba? Bence değişmezdi; ne dersem diyeyim, kabul etmezdi. Ama yine de keşke bir şansımı deneseydim. Keşke... 


Sonradan "keşke" demektense, zaman kaybetmeden düşündüğünüz, arzuladığınız şeyi hayata geçirin. En azından bir hamle yapın, deneyin. Olursa kazanırsınız; olmazsa da fazla birşey kaybetmiş olmazsınız. En azından sonradan "keşke" demezsiniz benim gibi...  

Kalıcı Bağlantı Yorum (12) Yorum yaz!

Size göre "baba" ne demek?

20/6/2009 · Kategori: GUNDEM

Babalar gününüz kutlu olsun

Image Hosted by ImageShack.us

7'den 70'e her yaş grubundan kadın ve erkeklere "Baba sözcüğü sizin için neyi çağrıştırıyor?" diye sormuşlar. Çok çeşitli yanıtlar çıkmış ortaya. "Baba" sözcüğü kimi için "sevgi"yi, "hayat"ı, "varoluş"u, "adam gibi adam"ı çağrıştırırken, kimi için ise "boşluk", "ayrılık", "anlamsızlık", "hiçlik", "yokluk" anlamına geliyormuş...



Hal böyle iken, ben de kendi kendime sordum "baba" sözcüğünün bana neleri çağrıştırdığını...  Bulmak için çok fazla düşünmeme de gerek kalmadı. "Baba" deyince benim aklıma iki şey geliyor: "Koşulsuz sevgi" ve "güven".  Yani "baba"nın anlamı benim için, "koşulsuz sevgi ve güven kaynağı"  diyebilirim.

Özellikle "sevgi" değil de "koşulsuz sevgi" terimini kullandım. Çünkü "koşulsuz sevgi" bambaşka birşey. Örneğin bazı dini öğretiler, koşulsuz sevginin sadece Tanrı'ya özgü birşey olduğunu söyler. Buna göre, yalnızca Tanrı kendisine inananları koşulsuz sevebilir, insanlar ise bunu başaramazmış. Ebeveynlerin dahi çocuklarını koşulsuz sevmesi olanak dışı imiş. Ancak onların kurallarına uyduğumuz, onların istediği gibi olduğumuz, hata yapmadığımız takdirde severlermiş bizi.

Gerçekten de koşulsuz sevgi, son derece güç yakalanabilir birşeydir. "Sen ne olursan ol, ne hata yaparsan yap, yine de benim çocuğumsun, seni yine de sevmeye devam edeceğim" demek herkesin harcı değildir elbet. Ya da bunu söyleyebilen bir babaya sahip olmak herkesin elde edebileceği bir şans değildir. Ama sanırım ben bunu  yakalamış şanslı kişilerden biriyim.  

Benim babam, geleneksel babalardan olmadı hiçbir zaman. Kızlarına çekinmeden sarılan, sık sık onları ne kadar çok sevdiğini açıkça söyleyen, "Seni çok seviyorum kızım" diyen, hatta bizlere "sevgilim" diye hitap eden, hata yaptığımızda da yine yanımızda olmaya devam eden, bizi hatalarımıza rağmen "koşulsuz" olarak sevmeyi sürdüren, "Ben yaşadığım sürece size birşey olmaz"diyen, hep "güven" veren, hep "güven" veren, hep "güven" veren...

Şimdi anlıyorum ki babamın verdiği bu "koşulsuz sevgi" ve "güven", bende bağımlılık yapmış; bir ömür boyu karşılaştığım herkeste, yaşadığım her olayda bunları aramışım hep. Ama bulmak ne mümkün?Artık biliyorum, bu duyguları bana aktarabilen tek kişi babam olmuş her zaman. O yaşadığı müddetçe, tıpkı onun dediği gibi,  "Bana hiçbir şey olmaz".  Ama ona kötü birşey olursa birgün, işte o zaman "sahipsiz" kalmış gibi hissedeceğim kendimi...

Küçükken bütün karnelerimi özenle bir zarf içinde biriktiren, yazdığım anı yazılarını özenle daktiloya çekip saklayan, gazetecilik yaparken yayımlanan yazılarımı takip eden, hakkımdaki herşeyi titizlikle inceleyen babam, bilgisayar ve internet kullanmasını bilmiyor. Bu nedenle, bloğumu takip edemiyor, yazılarımı okuyamıyor. Bu yazımı da okumayacak. Onun hakkında yazdıklarımdan haberi olmayacak.  Üstelik de bugün doğum günü. Birazdan telefon açıp tebrik edecek ama bu yazıdan bahsetmeyeceğim. Benim için "koşulsuz sevgi" ve "güven kaynağı" olduğunu bilmeyecek.  Birgün kısmet olur da tesadüfen okursa öğrenir. Sürpriz olsun; böylesi daha güzel...

Şimdi gelelim "baba" sözcüğünün başkaları için neler çağrıştırdığına... Olumlu ya da olumsuz  anlamda, çok güzel tanımlamalar yapılmış. Birbirinden son derece farklı, yüzlerce tanımlama. Anlaşılan, "baba" sözcüğü, herkes için farklı birşeyleri çağrıştırıyor.  İşte en ilginç olanlar:

* Gölgesinde serinlediğimiz koca bir çınar... Gölgesi, kendinden büyük olan.
* Babam benim herşeyim.. Annemle ayrılar, onun için bana "ayrılığı" çağrıştırıyor. 
* Yüce Rabbimin asla karşı gelmeyin dediği iki ilahi varlıktan erkek olanı.
* Bize olan sevgisini, sözlerinden çok gözlerinden akıtan kişi.
* Öyle kocaman kanatları vardı ki, öyle sıkı sarılırdı ki bana, hiçbir şey korkutamazdı beni ve dokumazdı tenime hiçbir rüzgar.
* Anlamsız 4 harften oluşan yalancı bir kelime. Babam beni 4 yaşında bıraktı. Baba demek, 24 saat  evladın için mücadele etmek, onu bütün zorluklara karşı korumak demektir.
* Evin direği.
* Değeri, kaybedilince anlaşılanlardan.
* Babamı çok özledim çooookkk. Ağlayan gözlerimin adı yok bilimde.
* Geç kalmış itiraf, kalbimi tarifsiz sızlatan kelime. Bir kez olsun sarılmadım, sevdiğimi söylemedim. O kadar pişmanım ki. Keşke yıllar öncesine, babama dönebilsem. Yaslansam göğsüne, güvenle uyusam dizlerinde. Duy beni babacım ötelerden ne oluuurr, ne kadar geç kalsam da duy beni. Seni çok seviyorum.
* Hiç görmediğim, dokunmadığım, öpmediğim boş bir duvar. İçi boş bir balon.
* Hem seven hem de sevmeyen. Sorumsuz, kaygısız. Hayatı hem kolaylaştıran hem de zorlaştıran adam.
* Benden evlat olmamı istemesinler, ben hiç babamın yavrusu olmadım. Kimler utansın?
* Özlem ve kırgın sevgi.
* En büyük asker, örnek aldığım tek insan.
* Allah'ım gölgeni eksik etmesin başımızdan.
* Hayatta ben en çok onu sevdim.
* Olasım var.
* Babam beni hiç görmedi şansına küfretmekten!
* Mutlak güç.
* Kale.
* Sevgi kaynağı, her zaman arkanda olduğunu bildiğin şefkatli güç.
* İlk sevdiğim adam!
* Derine gitmiş bir yaradır. Dokunsan kanatır, dokunmasan kanarsın.
* Sevgi ve güç demek.
* Karşılıksız sevgi, yol gösteren olmak, daima doğru olmak.
* Otorite.
* Peder Bey.
* Amcanın 2 katı.
* Dizine yatmayı, omzuna başımı dayayıp ağlayabilmeyi ne çok özlüyorum. Kanadı kırılmış bir kuş gibi...
* Can.
* Televizyon kumandasının gerçek hakimi, Superman'ın bıyıklı versiyonu.
* Seni tanıdığımı sanıyordum, yanılmışım. Seni dünyanın en iyi babası sanıyordum, yanılmışım.   
* Hayattaki herşeyim. Şimdi onun canı yansa, benim yüreğim yanıyor.
* Sizin hiç babanız öldü mü? Benim bir kere öldü, kör oldum.
* Disiplin, öcü, evdeki sorunlu kişi.
* Hiç sahip olamadığım, bana çok yabancı bir kelime.
* Herşeyim.
 * Soğuuuk, çok soğuuukk birşey. Hiç göremediğim, konuşamadığım. Belki de ölürken sayıklayacağım tek kelime. 
* Özlediğim... Dünya tatlısı.
* Varlığı insana güç veren, gücü temsil eden kişi.
* Anne sevgisinin gölgesinde kaldığı halde evlatlarına canı gibi bakan; ne hata yaparsan yap, sana kucak açandır.
* Varlığı dertten başka birşey olmayan, ölesiye nefret ettiğim, bütün erkeklerden uzak durmama neden olan, beni güvensiz ve korkak yapan insan.
* En sevgili, en fedakar, en yakışıklı, en doğru ve göbeğin en çok yakıştığı erkek.
* Cennet anaların ayakları altındaysa şayet, inanıyorum ki o cenneti çocukları için babaları inşa etmiştir.
* Sevgisini cımbızla veren, para babası, baba bank, geçen ay iyice koptuğum insan. Yine de benim var olmamda araç oldu ya işte, öf bile denmez.
* İlk aşkım, büyüyünce evleneceğim tek insandı bir zamanlar. Beni şımartan tek erkek. Traş olurken mıncıkladığım, uyurken hööö diye uyandırdığım. Birtanem...
* Hayatta hiçbir şeyim az olmadı onun kadar ve hiçbir şeyi özlemedim onu özlediğim kadar.
* Yıllardır kavuşmayı beklediğim kişi.
* İlk erkek arkadaşım :) Tanıdığım en cesur, muhteşem ve yakışıklı erkek.
* Yanında "anne" olmadan anlam kazanamayan bir sıfat.
* Kanserojen canlı.
* Kesin damarlarımı aksın kanım, bana ondan hiçbir şey kalmasın.
* En "baba" benimki...
* Merhamet, sevgi-saygı, aileye bağlılık ve adam demektir.
* Uzak ülkeler, deniz aşırı yollar.
* Buz kesiyorum duyunca da söyleyince de. Para ağacı gibi birşey.  
* Bütün hayatını çocukları için çalışarak geçirmiş güzel insan.
* Hayat ve varoluş.
* Cebinde yok parası, Bafra'dır sigarası, işte benim babam.
* İnsan hayatına yön verebilen, derinden etkileyen ve iz bırakan. Sorumlu davranması gerekli insan.
* En büyük destekçi, kahraman.
* Beni yalnız ve sevgisinden mahrum bırakan.
* İlk adımlarımı atarken ellerimden tutuyordun, şimdi farkediyorum ki babacığım, ellerimi hiç bırakmamışsın. 

Kalıcı Bağlantı Yorum (11) Yorum yaz!

Ödüle giden çetrefilli yol

13/6/2009 · Kategori: ANILAR

"Şehircilik" dizisinden beklerken, "yemek" dizisinden ödül aldım. Meğer işin püf noktası, siyasetten uzak durmak imiş! 


Yıl 1997... İzmir Gazetecilik Cemiyeti, "Gazetecilik Teşvik Yarışması" düzenliyor.  Araştırma Servisi'ndeki herkes, yazı dizilerinden birini seçip katılacak. Zaten serviste, bir elin parmakları kadar bile gazeteci yok, topu topu 3-4 kişiyiz. Diğerleri  benden 1 yıl önce gelmişler, dolayısıyla daha deneyimliler tabii ve yarışmaya göndermek üzere aralarından seçim yapabilecekleri en az birkaç yayımlanmış yazı dizisine sahipler. Benim ise henüz yalnızca bir tek yazı dizim var. O da "S.O.S .Otopark: Ege Sorunları - Dosya 1"... Yani katılırsam bu diziyle katılmak zorundayım. Seçme şansım yok ne yazık ki. Bunun yanısıra "katılmamak" gibi bir şansım da yok! Çünkü müdürümüz Ş. Bey öyle istiyor. Hepimiz mutlaka katılacağız...

Herkes bir yazı dizisini seçip düzenliyor, yarışmaya katılıyor. Ben de mecburen o güne dek yayımlanmış olan tek yazı dizim ile katılıyorum. Ne de olsa ilk yazı dizim, kesinlikle ödül beklentisi içinde değilim. Hatta buna ihtimal bile vermiyorum. Ta ki Genel Yayın Yönetmeni Yardımcısı G. Hanım, müdürüm Ş. Bey'e şöyle diyene kadar:
---- B.'nin "otopark" yazı dizisi jüride çok beğenildi. Çok iyi, kapsamlı, emek verilmiş  bir araştırma olduğunu konuştular üyeler aralarında. Kulaklarımla duydum yani. Kesin ödül geliyor bu diziden.
Ş. Bey bana G. Hanım'ın sözlerini iletiyor ve "Hadi, şimdiden tebrikler. G. Hanım dediyse doğrudur. Ödül cepte sayılır" diyor.

Image Hosted by ImageShack.us

Haber, araştırma servisi ve tüm haber merkezinde yayılmış bile. "Şu yeni gelen kız ödül alacakmış" diye fısıldaşıyorlar. Hatta henüz ortada fol yok, yumurta yokken tebrik etmeye başlıyorlar beni. İyice havaya girmişim artık. Girmek istemesem de onlar sokmuşlar. Hiç kaçarı yok. Ben ödül alacağım bu diziden. Ar-GE'deki diğer arkadaşlarım için (benden kıdemli oldukları halde) böyle bir beklenti yok. Ama ben mutlaka alacağım. Öyle diyorlar yani. Ne kadar da başarılıyım ben böyle !? Daha yeni başlamışım gazeteciliğe, bu konuda tahsilim bile yok ama ödülüm olacak işte! Çok emin bir kaynaktan aldık haberi, yanlış olamaz, ben ödül alacağım. Diğer arkadaşlarım belki alacak, belki almayacak ama habere bakılırsa ben kesin alacağım!!! Günler geçiyor. Ödüllerin açıklanmasını heyecanla bekliyoruz. Aslında diğerleri heyecanla bekliyor da benim heyecanlanmama gerek yok tabii, havada karada ödülü kaptım nasıl olsa!..

Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us












 
Bir sabah gazeteye gidiyorum. Derin bir sessizlik..  Sanki arkadaşlar birşey söylemeye çalışıyorlar da söyleyemiyorlar gibi. Ödüllerin açıklanmış olduğundan henüz haberim yok. Oturup işlerimle ilgilenmeye başlıyorum. Biraz sonra bir arkadaşım baklayı ağzından çıkarıveriyor nihayet: Ödüller açıklanmış, araştırma servisindeki diğer 3 aday ödül almış da ben alamamışım! Evet, benim yazı dizim ödül alamamış! Tamam, diğer arkadaşlarım benden daha önce girmişler gazeteye. Birkaç yazı dizisi arasından en iyisini yarışmaya gönderme şansına sahiptiler. Hem onlar daha deneyimli idiler benden. Bu durumda, onların alması benim de almamam çok doğal görünüyor ama... Hani ben kesin ödül alacaktım? Hani benim yazı dizim kaliteli, emek verilmiş, iyi bir araştırma idi? Hani jüri üyeleri böyle konuşmuşlardı aralarında? Otopark mafyasını bile gözetlemiştim bu dizi için. Ne oldu da jüri bana oy vermedi? Ne oldu, ne olmuş olabilir?

Aslında hiç hırslı bir kişi değilim ben. Ödül beklentisi içinde de değildim. Zira ilk yazı dizisinden ödül almak olacak şey değildi.  Ama G. Hanım öyle söyleyip beni beklenti içine sokunca... İster istemez hayal kırıklığına uğruyor, sesiz sedasız bir köşeye çekiliyorum. Dokunsalar ağlayacağım nerdeyse. Bir süre yalnız kalmak iyi gelecek gibi... Olmadı işte, başaramadım. Yeterince iyi değilim demek. Daha çok fırın ekmek yemem lazım. Seneye başarabilir miyim acaba? Belki seneye de alamam.  O  zaman da "Hadi kızım, senden gazeteci falan olmaz " diye kapının önüne koyarlar herhalde beni.  Çünkü burada ödül almak çok önemseniyor. İşin maddi yönü pek önemli değil. (1997 yılı için) Sadece 4 TL. gibi sembolik bir para ödülü var. Ama manevi yönü çok önemli. Uzun zaman ödül alamazsam, başarısız olduğuma karar verirler ve işimi kaybederim...

Evet, bir köşeye çekilip bunları düşünüyorum kendi kendime. Dalmış gitmişim. Derken arkadaşım Ö. yanıma gelip beni uyandırıyor:
---- Üzüldün değil mi?
---- Evet.
---- Biz ödül aldık ama sen alamadın diye.
---- Evet.
---- Çünkü sen bu işi yeterince iyi yapamadın ama biz yaptık?
---- Aynen öyle.
---- Bizim yazı dizilerimiz çok kaliteliydi de seninki değildi?
---- Yaaa, öyleymiş.
---- Ne de olsa biz senden daha deneyimliyiz?
---- Doğrudur.
---- Saçmalama! Öyle değil işte!
---- Nasıl yani?
---- Sebep bu değil diyorum! Aslında senin dizin de  ödül alacak kadar iyiydi!
---- Başka ne olabilir ki sebep?
---- Senin yazı dizinin "şehircilik" üzerine olması, yani "siyasi" olması  olabilir mesela.
---- Anlamadım?
---- Anlamıyor musun? Sen "şehircilik" üzerine yazdığın sürece ödül falan alamazsın ki. Çünkü ortaya "siyasi" yazılar çıkıyor o zaman. Belediye başkanının yaptığı işleri anlatırken, hem onu hem de partisini övmek zorunda kalıyorsun ki asıl sorun burda. Ne de olsa jüride o belediye başkanını ve partisini sevmeyen, hatta nefret eden birçok üye var. Ve bu üyeler, dünyanın en kaliteli yazı dizisini de yapsan asla sana oy vermezler. Dizinin sana gazete tarafından yaptırıldığını gözardı ediyorlar. Sanki senin kişisel siyasi tercihinmiş gibi algılıyorlar. Yaptığın araştırmaların ne kadar kapsamlı olduğu da önemini yitiriyor.
---- İyi ama beni buraya şehir plancısı olduğum için, siyasi şehircilik dizileri hazırlayayım diye aldılar. Öyleyse hiçbir zaman  ödül mödül alamam ben.
---- Hah işte, tam üstüne bastın! Alamazsın tabii. Bak, bizim dizilerimiz suya sabuna dokunmayan türden diziler. Şakır şakır ödül getiriyorlar. Ama siyasi dizilerle senin ödül alma şansın olmayacak.
---- Ne yapacağım o zaman ben? Demek seneye de alamayacağım.
---- Öyle susup oturursan alamazsın tabii.  Hemen kalkıyorsun, Ş. Bey'in yanına gidip şehircilik dizileri haricinde farklı türden diziler de hazırlamak istediğini söylüyorsun.
---- Olur mu ki?
---- Denemekle birşey kaybetmezsin. Hadi, hemen şimdi! Sıcağı sıcağına hallet bunu!

"S.O.S Otopark"ın yapamadığını, "Dünya Mutfakları" yaptı! 

Arkadaşım Ö.'ye göre; DYP'li belediye başkanı Dr. Burhan Özfatura'nın çalışmalarını tanıtmış olmak, bana pahalıya patlamış. Zira jüride Özfatura ve DYP'ye karşı kişiler mevcutmuş. Giderek  söyledikleri bana da mantıklı gelmeye başlıyor. 
 
Ö.'nün verdiği gazla, soluğu Ş. Bey'in odasında alıyorum. Aldığım darbenin etkisiyle cesaretimi toplamış durumdayım şu an. Öyle ki bir daha bunu söylemeye cüret edemeyebilirim. Ya şimdi konuşacağım ya da sonsuza kadar susacağım. Hemen konuya giriyorum. Benden istenen siyasi şehircilik dizilerini hazırlayacağımı, asıl işimin bu olduğunu bildiğimi ama artık bunların yanısıra farklı konularda da diziler hazırlamak istediğimi söylüyorum.
 
Aaaaa, o da ne! "Tamam" diyor.! "Tamam,  2 haftalık 'Dünya Mutfakları' nı sen hazırla öyleyse". İnanmıyorum, ne kadar da kolay oldu böyle, hemen kabul etti. "Dünya Mutfakları" nı ben hazırlayacağım. "Dünya Mutfakları"... Kulağa ne kadar da hoş geliyor. 2 haftalık yazı dizisi. Çoook zevkli olacak çoook. Bakalım Ö. haklı çıkacak mı. Seneye "Dünya Mutfakları" ile katılacağım yarışmaya. Yine ödül vermezlerse, Ö. yanılmış demektir. Göreceğiz...

Image Hosted by ImageShack.us
Oturan mavili hanım, "sihirliyazilar". 


Image Hosted by ImageShack.us














Ertesi yıl, yarışmaya "Dünya Mutfakları" ile katılıp "Gazetecilik Teşvik Ödülü"  alıyorum. Ö. haklıymış demek. Her işin bir raconu vardır ya, bu işin de raconu buymuş. Gerçi "Dünya Mutfakları"na da çok emek vermiştim ama "S.O.S. Otopark" için çok daha fazla yorulmuş, otopark mafyasına bile bulaşmıştım. Buna karşın ödülü, neredeyse yerimden pek fazla kalkmadan yazdığım !! "Dünya Mutfakları" getirdi. Demek ki yaptığın işi ne kadar kaliteli olduğu, o iş için ne kadar emek verdiğin bir yere kadar önemli oluyor. Beğeniliyorsun ama ödül alamıyorsun. Ödül için, başka birtakım fonksiyonları devreye sokman gerekiyor. Formül, jürinin huyuna gitmek, suya sabuna dokunmamak, siyasete bulaşmamak, jürideki çoğunluğun "gıcık" olduğu partiyi ve onun belediye başkanını tanıtmamak imiş!!! Haaa, tamam o zaman. Biz de oyunu kuralına göre oynarız bundan sonra, olur biter!..     
 

Kalıcı Bağlantı Yorum (15) Yorum yaz!

Kendin hazırla, kendin öğren yöntemiyleee...

7/6/2009 · Kategori: ANILAR

Araştırmacı gazeteciliği gayet hızlı öğrettiler :)))

Image Hosted by ImageShack.us

Gazeteye ilk girdiğim günü hatırlıyorum da. Unutmak ne mümkün ki zaten... 1996 yılı, Mayıs ayının son günleri; yaz sıcağı kendini hissettirmeye başlamış bile... Yazılı eleme aşamasını geçmiş, Ş. Bey tarafından mülakata çağrılmışım. Bayraklı-Sirgeli Kavşağı'ndaki "Sabah" binasına giriyorum. O zamanlar, Sabah ile Yeni Asır o binada bir arada çalışıyorlar. Aynı yayın grubunun gazeteleri zaten bunlar... Ortam, tam düşündüğüm gibi. Uzun uzun, sıra sıra masalar, üzerlerinde bilgisayarlar. Muhabirler, haber yetiştirme telaşı içerisinde hızlı hızlı birşeyler yazıyorlar. Polis telsizinden kaza anonsları yayılıyor ortalığa. Orta kısım, redaktörler ile dizgicilere ait; arka kısım ise  sayfa sekreterlerine... Sağda, kırmızı bölmelerle ayrılmış müdür odaları. Yazı İşleri Müdürleri, Haber Müdürü, Spor Müdürü, Bölge Haberleri Müdürü... 1. katın diğer yarısı ise teknisyenlere ayrılmış. Yani fotoğraf banyo ile bilgisayar arıza teknisyenleri çalışıyor orada...  2. katta reklam bölümü, 3. katta Sabah gazetesi, üst katlarda Personel İşleri ile Genel Yayın Yönetmeni... Evet, tam düşündüğüm gibi, kalabalık ve karmaşık, stresli, zaman zaman çeşitli tartışmalara sahne olan, kim kime dum duma garip bir ortam. Bir bakıyorsun muhabir ve araştırmacılar gruplar halinde dışarı çıkıyor; insan kalabalığı yarı yarıya azalıyor; meydan diğerlerine kalıyor. Bir bakıyorsun yine gruplar halinde geri dönüyorlar; etraf insan kaynıyor yeniden;  ana-baba günü derler ya hani, aynen öyle...

Beni Haber Merkezi'ndeki müdür Ş. Bey'in odasına götürüyorlar. Ş. Bey aslında emekli ama işine devam ediyor. Uzun boylu, zayıf, benden 30 yaş kadar büyük, hayli deneyimli, duayen bir gazeteci. "Araştırma Servisi" diye bir servis kurmuş 1 yıl kadar önce. Birkaç kişi almış zaten. Bu sene de 2 kişi daha almak istemiş. Biri  ben olacakmışım. Aslında şehir plancısı olduğum için alınmışım! Evet, zaten gazetecilik mezunu değil, farklı branşlardan mezun kişiler istiyorlarmış. Çünkü bundan böyle, "şehircilik- belediye" konulu yazı dizilerini ben hazırlayacakmışım.

"Şehircilik- belediye konulu yazı dizileri" meselesi biraz canımı sıkıyor aslında.  Burada da şehir planlamadan kurtuluş yok anlaşılan.  Oysa ben farklı konularda yazılar yazan "normal" bir gazeteci olmak istiyorum. Şehircilik veya başka bir konuda branşlaşmak istemiyorum yani. Ama yapacak birşey yok. Çünkü gazeteye alınma sebebim, şehircilik dizileri. Neyse, yine de bir şekilde gazeteciliğe başlangıç yapmış olacağım ya. Şehir planlamayı basamak yaparak gazeteye kapak atmış oldum demek şimdi ben. Ehh, buna da şükür... 

Image Hosted by ImageShack.us

Ertesi gün, ilk defa işe gidiyorum. Bir süre herhalde işi öğrenme devresi olur, birileri birşeyler öğretir diye düşünüyorum doğal olarak... 

"İlk yazı dizin, "S.O.S. Otopark: Ege Sorunları- Dosya 1".. İzmir'in otopark sorunu ve çözüm yollarını anlatan 1 haftalık, tam sayfa bir yazı dizisi hazırlayacaksın. Hemen yerine otur, başla, hayırlı olsun!" diyor Ş. Bey.

---- Nasıl? Hemen mi başlayayım? Tek başıma mı? Şimdi mi?
---- Tabii ki tek başına ve şimdi!
---- İyi ama ben daha hiçbir şey bilmiyorum ki! Nasıl hazırlayacağım yazı dizisini? Kimse öğretmeyecek mi?
---- İnsan, kendi yaparken daha iyi öğrenir.

Olamaz, bittim ben!  Nerden başlayacağımı bile bilmiyorum ki. Yazı dizisi falan hazırlamam mümkün değil; herkese rezil olacağım; yakında işten de atarlar zaten!
 
---- Ş. Bey, bari nerden başlayacağımı söyleseniz. Hiçbir fikrim yok da!
---- Ben sana konuyu verdim. Sen de buna göre  bir plan yap. Kimlerle görüşmen gerekir, nerelere gitmen gerekir.
---- Kendim mi karar vereceğim kimlerle görüşeceğime?
---- Elbette. 
---- Nasıl randevu alacağım onlardan? Ya bana randevu vermezlerse?
---- Verirler verirler. Falanca gazeteden arıyorum dersin, verirler.
---- Peki telefon numaralarını nerden bulacağım?
---- Bilinmeyen numaralar ne güne duruyor?
---- Fotoğrafları da ben çekeceğim tabii?
---- Eee, herhalde ben çekecek değilim.
---- Sonra?
---- Fotoğrafları banyoya vereceksin.
---- Başka?
---- Her yaptığın röportajı bilgisayara geçireceksin. Ama dikkat et, uçmasınlar. Sonra yeniden yapmak zorunda kalırsın. Ayrıca fotoğraflara da dikkat et, yanmasınlar. Yeniden çekmek zorunda kalma.
---- En sonunda?
---- Hepsini güzelce harmanlayıp dizi haline getireceksin. Benim bilgisayarıma göndereceksin. Ben redakte edeceğim.  Yayına vereceğiz.
---- Hepsi bu kadar mı !?
---- Evet, hadi bakalım, kolay gelsin. Haaa, unutmadan, benim çok işim var; bu yüzden, her yaptığın işten beni haberdar etme lütfen. Kendi kendine hallet. "Şuraya gittim, şurdan geldim, başıma şu geldi falan", bana bilgi vermene gerek yok yani.  Herşeyi bitir, öyle gel. 

Eyvaaahhh! İşte şimdi hapı yuttuk! Nerden düştüm buraya? "Gazeteci olacağım diye tutturdun, bak başına neler geldi, gördün mi gününü şimdi!" diye kızıyorum kendi kendime.  Şehir planlamanın okulunu okudum hiç olmazsa ama gazetecilik hakkında hiçbirşey bilmiyorum ki ben. Yardım eden, birşey öğreten de yok.  Nasıl çıkarım bunca işin içinden?..

Image Hosted by ImageShack.us

Evet, ilk günü böylesi duygular içerisinde geçirdiğimi gayet iyi hatırlıyorum. Ama iş başa düşünce, herkes herşeyi yapabilirmiş, ben bunun iyi bir örneğiyim. Oturup plan hazırlıyorum. Böyle bir konu için belediyeden şu görevlilerle, kendi okulumdan şu profesörlerle görüşeyim gibi. Tek tek onların telefon numaralarını buluyor, arayıp bütün şirinliğimi takınarak hepsinden randevu alıyor, görüşmeye gidiyor, röportaj yapıyor, fotoğraflarını çekiyorum. Sonra gazeteye dönerek röportajları kasetten deşifre ediyor, bilgisayara kaydediyorum. Fotoğrafları banyo ettiriyorum. Kütüphaneye giderek araştırma yapıyorum. Ayrıca sokaktaki vatandaşın da  görüşlerini alıyorum. Hatta yetmiyor, arkadaşım Ö. ile birlikte Alsancak'ta pusuya yatıp korsan otoparkçıların resmini bile çekiyoruz.

Zamanla birçok bilgi birikiyor. Ama bunlar birbirinden tamamen bağımsız görünen bilgiler. Oturup uzun uzun düşünerek bunları bir öykü gibi birbirine bağlayarak yazı dizisi haline getiriyorum. Ve nihayet redakte (son düzeltme) için Ş. Bey'in bilgisayarına yolluyorum. Oohh, nihayet bitti! Üstümden büyük bir yük kalktı sanki, hafiflemiş durumdayım, kuş gibi uçacağım neredeyse. Ama işin ilginç tarafı artık korkmuyorum. Çok da zor değilmiş aslında. Neden gözümde büyümüştü ki o kadar? 2. bir yazı dizisine hazırım yani. En azından, artık ne yapacağımı biliyorum. Ş. Bey haklıymış galiba; en iyi öğrenme şekli, bizzat uygulayarak öğrenmeymiş.  Başkası 50 defa anlatsa, böyle iyi öğrenemezdim. Kendim yapınca öyle bir öğrendim ki...
Yeni Asır işyeri değil okul, Ş. Bey ise müdür değil öğretmen sanki. Görünüşte birşey öğretmiyor ama aslında çok şey öğretiyor. Hızlı ve kesin olarak öğreniyorsunuz. Böyle bir öğretme şekline daha önce hiçbir yerde rastlamamıştım ama gerçekten işe yarıyormuş meğer!..

Babam bana çocukken nasıl yüzme öğrendiğini anlatmıştı. Biz çocuklarımızı yüzme öğrensinler diye kursa yolluyoruz ya da kendimiz öğretiyoruz, değil mi? Ama babam çok farklı bir şekilde öğrenmiş. Henüz 10 yaşında iken, daha büyük bir çocuk babamı Tarabya'da (İstanbul) Boğaz'ın serin sularına itivermiş aniden. Neye uğradığını şaşıran babam, can havliyle yüzmeye başlamış. Bu eşek şakası yüzünden boğulabilirdi de.. Ama o, boğulmayıp bir anda kendi kendine yüzme öğrenmiş işte. Yeni Asır AR-GE'de verilen eğitimi de tıpkı buna benzetiyorum ben. Aniden araştırmacı gazeteciliğin hırçın dalgalı denizinde buluyorsunuz kendinizi. Ya batarsınız ya da çıkarsınız. Ya öğrenir, yazarsınız ya da pes edip gidersiniz. Başka şansınız yok...

DEVAM EDECEK

Kalıcı Bağlantı Yorum (18) Yorum yaz!

Tanrı sanatı "ziraat" (Prof. Dr. Reşit Sönmez'in öyküsü)

3/6/2009 · Kategori: ARASTIRMAYA ADANAN BIR OMUR

Image Hosted by ImageShack.us

----Reşit Sönmez söyleşisinin sonu----

Türk köylüsünün yol gösterilmeye muhtaç olduğunu anımsatan Reşit Sönmez, koyunculuk için kendisinin bilim adamı olarak üstüne düşeni yaptığını, artık Bakanlığın bu üstün nitelikli hayvanları yayması gerektiğini söylüyor.

İzmir'deki öğretim üyeliği hayatı boyunca çok verimli 4 yeni koyun tipi geliştiren Prof. Dr. Reşit Sönmez'in koyunları, Tarım Bakanlığı'na ait 4 ayrı işletmede üretiliyor. Lüleburgaz yakınında "Türkgeldi", Gökçeada'daki "Gökçeada", Denizli'deki "Acıpayam" ve Gönen'deki "Tahirova" işletmeleri o dönemde Reşit Hoca'nın sürekli gidip geldiği yerlerdir. Dördü için de, yörelerinin iklim ve arazi koşullarına uygun koyun ırklarını 25-30 yıl emek vererek üretmiştir.

Reşit Hoca, bu çalışmaları hakkında şu değerlendirmeyi yapıyor:

"Doğal yapı, iklim faktörleri, asırlardan bu yana yerli koyunlarımızı  değişik ırklar halinde bölgelere dağıtmış. Afyon'un bir köyünde koyunlar koca koca kuyruklu iken, Menemen ve Bergama'da ince kuyruklu olduklarını görürsünüz.

Çiftçinin beklentisini karşılamak, elindeki verimsiz yerli koyunu yüksek verimli hale getirip ona hediye etmek istiyorsanız, bu faktörleri düşünmek zorundasınız. Yani Afyon'daki çalışmanız başka, Denizli'deki çalışmanız başka olacak; Bergama'daki, İzmir'deki çalışmanız başka olacak; Trakya'daki başka olacak. Peki bu neyle olur?

Amerika'yı gezmek, Teksas Üniversitesi'nde ders takip etmek ve sonra da burada salondan dışarı çıkmamakla mı? Tabii ki hayır!.. Kırsal alanda çiftçimizin, köylümüzün kızgın güneş altında, karda, çamurda neyle uğraştığını, ne gibi beklentileri olduğunu bilmemiz gerek."  

Image Hosted by ImageShack.us

Reşit Hoca'nın ısrarla üzerinde durduğu nokta şu: Dış ülkelerden Hollanda sığırı, Jersey sığırı, Montafon gibi süt ineklerinin ithal edilmesi doğal. Çünkü bunlar dünyaca tanınmış, başka ülkelerde ıslah çalışmaları yapılmış ve uluslararası bir ticarete konu olmuş ırklar. Ama koyuna gelice, durum farklı. Zira Türkiye'nin dört köşesinde dört ayrı iklim var. İthal edilen koyunun bizim ülkemizin iklim şartlarına uyum sağlayıp sağlayamayacağı önceden belli olmuyor. Bu konuya şöyle bir örnek veriyor Reşit Hoca:

"Beşikçioğlu'nun Torbalı'da bir çiftliği vardı. Parmak patates üretimi de yapıyorlardı. Erzurum'dan, Kars'tan ucuz koyun getirmişler.  Eski gülle şampiyonu İzmirli Atıf Atilla bir gün telefon ederek koyunların ölmeye başladığını söyleyip, bir bakmamızı rica etti. 'Erzurum ve Kars'tan gelen koyunlar ölüyorsa, hiç bakmamıza gerek yok; onlar ölür' dedim.  Nedeni basitti: 2000 metre yükseklikteki bir yaylada yaşayan koyunu Torbalı'nın 40 derece sıcağına getirir ve de üstelik ona 'Patates artığı yiyeceksin' derseniz, yaşamasını bekleyemezsiniz!.."

Evet, geliştirilen 4 yeni tip sayesinde Ödemişli bir çiftçinin "hem bol süt veren hem de aylar boyu sağılan koyun" hayali gerçek olur! Eskiden köylünün elindeki yerli koyun 2-3 aylık bir dönemde toplam 30-40 kg. süt verirken, günümüzde koyun başına 400-500 kg. süt elde edilebiliyor. Üstelik de 6-7-8 ay kadar sağılabiliyor koyunlar... 

Sonuç olarak; Reşit Hoca, köylümüz için çeyrek asır çalışarak güzel sonuçlara ulaştı. Bundan sonra yapılması gerekenin ne olduğunu soruyorum kendisine. "Bu çalışmaları alana yaymak, çiftçi koşullarında sürdürebilmek" olduğunu söylüyor ve bu görevin de Tarım Bakanlığı'na düştüğünü ekliyor.

Reşit Hoca'ya göre bizim köylümüz Avrupa'daki, Amerika'daki çiftçilere pek benzemiyor.  Kendi kendine okumak, öğrenmek tarafı biraz zayıf. Mutlaka yol gösterilmeye, yönlendirilmeye ihtiyaç duyuyor.

Bugün Tahirova çiftliğinden alınıp etrafa yayılmış 500.000 - 700.000 kadar koyun olabilir. Ama bunun ne kesin bir sayısını bilen ne de projesini takip eden var. Yayım, üniversitenin en zayıf kolu. Yayım için çok daha güçlü bir örgüt gerekiyor.  Bu örgüt de ancak Tarım Bakanlığı olabilir. Tarım Bakanlığı'nın yayımla görevi taşkilatlarının bu işi yerine getirmeleri gerek. Bu konuyu şöyle açıyor Reşit Hoca:
 
"Zaten batılılardan en büyük noksanımız, onların yayım işinde çiftçiyi tam harekete geçirmiş olmaları. Batıdaki çiftçi örgütlü. Siz ona hiçbir şey teklif etmeden, o kendisi gelip görmek, izlemek istiyor; çözümlerin peşine düşüyor.  Batıdaki genetik ıslah çalışmalarında, yayım bakımından büyük bir güçlük yaşanmıyor.  Ancak bizde durum farklı. Tarım Bakanlığı'nın bu görevi yürütmesinde büyük aksaklıklar göze çarpıyor. Özellikle farklı iklim koşulları konusunu hiç dikkate almıyorlar. Sık sık değişen politik kadrolar, üniversitelerin yaptığı araştırmaları öğrenmeye dahi zaman bulamıyor ne yazık ki. Kısacası yayım, örgütlü ve eğitimli çiftçiyle olur. "

Image Hosted by ImageShack.us

"Burada ya sabır ya da para biter" demişlerdi

Reşit Hoca'ya göre "en büyük ziraatçı" Atatürk, yeşile büyük tutkusu olan bir doğa aşığı idi.  İçinde hep bir çiftlik kurma özlemi vardı. Bu özlemini gerçekleştirebilmek için, bugünkü atatürk Orman Çiftliği'nin bulunduğu yeri satın alarak 5 Mayıs 1925 günü işe başlanmasını emreder. Uzmanlar O'na "Burası çiftlik kurmak için kötü bir yer. Bu öyle bir teşebbüstür ki, elverişsiz toprak ve iklim şartlarında burada ya sabır ya da para biter" şeklinde görüş bildirirler.  Atatürk'ün yanıtı ise şöyle olur:

"İşte istediğimiz yer böyle olmalıdır. Ankara'nın kenarında hem batak hem çorak hem de fena bir yer. Bunu biz ıslah etmezsek, kim gelip ıslah edecektir?"

Reşit Sönmez bu olayı şöyle yorumluyor:
"Atatürk, olmazı olur yapan adamdır. En kötü yerde modern bir çiftlik kurarak, Türkiye ziraatı için örnek olmak istemiş ve olmuştur. Çiftlik kurulurken her işi yakından bizzat izlemiş ve mucizeyi gerçekleştirmiştir. O'nu traktörle çiftlikte gösteren fotoğraf da benim ziraatçı olmamın en önemli nedenlerindendir." 

Reşit  Hoca'nın toprağa olan sevgisi hiç bitmemiş, halen de devam ediyor. Ne de güzel anlatıyor bunu:
"İnsan hayatında topraktan daha kutsal ne var?  Sağlığımızda bizi üzerinde barındıran, besleyen ve mutlu eden toprak, sonsuzluğa göçtüğümüzde koynunda yaşatıyor. Ondan daha sadık yar olabilir mi? Aşık Veysel'in deyimiyle; koyunu da, kuzuyu da, sütü de veren o!.. Ve toprak uğruna ölmesini biliyorsak, o toprak 'vatan' oluyor. Ama bir de toprakların yüzünü güldürmek var. Bu görev 'Tanrı sanatı' olan ziraata ve o sanatın emekçileri olan ziraatçılar ile çiftçilere düşüyor."

Ziraat için "Tanrı sanatı" diyor Reşit Hoca. Ama biraz da sitem ediyor. Edebiyat ve sanatta büyük eserler bırakanlar daha çok "iz" bırakıyor, daha çok anılıyorlar; bilim ve tekniğe katkısı olanlar ise hizmetleri çok büyük olmakla birlikte daha az hatırlanıyorlar diye... İster istemez katılıyorum hocamıza ve söyleyecek söz bulamıyorum...   

Aslında gerçek şu: Sanatçılarımızın da bilim adamlarımızın da değerini, onlar hayattayken bilmiyoruz.  Öldükten sonra heykellerini dikerek, sokak veya parklara adlarını vererek onları yaşatmaya çalışıyoruz. Örneğin geçenlerde Alsancak'ta gezinirken Mimar Kemaleddin'in heykeli gözüme ilişti. Büyük mimarımızı gönüllerde yaşatma adına gösterilen bu çaba hoşuma da gitti doğrusu ama tek başına yeterli değil. Önemli olan, topluma hizmet vermiş değerli insanların, yaşarken de onore edilmeleri değil mi? Öldükten sonra dikilen heykellerinden haberdar olma şansları var mıdır acaba?  Sanatçı ve bilim adamlarımıza hayattayken değer verir, çalışmalarını desteklersek daha nice niceleri yetişir ülkemizde. Nice yeni konuları araştırır, icatlar yapar, eserler yaratır, ülkemizin sanat ve bilim hayatına katkıda bulunurlar...


(Yeni Asır, Nisan 1998, Hazırlayan: Beyhan Kurtuluş Parlakyıldız, "Araştırmaya adanan bir ömür: Prof. Dr. Reşit Sönmez'in öyküsü")




Kalıcı Bağlantı Yorum (7) Yorum yaz!

Kuzu melemesi, yaşamın en tatlı nağmesi... (Prof. Dr. Reşit Sönmez'in öyküsü)

31/5/2009 · Kategori: ARASTIRMAYA ADANAN BIR OMUR

---Uzunca bir aradan sonra, Reşit Sönmez yazı dizisine devam ediyorum---

Reşit Sönmez'in yarattığı ırklar, yerlilerin aşağı yukarı 2 katı ağırlıkta. Et, süt ve yün verimlilikleri de katbekat fazla. Buna göre, "dev cüsseli" koyunlar geliştirdiğini söylemek mümkün.

Prof. Dr. Reşit Sönmez, koyun ırklarını, her biri 25-30 yıl süren melezleme çalışmaları sonucu geliştirmeyi başardı. Geliştirdiği koyunların öyküleri kısaca şöyle:

* Batı Anadolu'da   yaygın larak bulunan ince kuyruklu Kıvırcık koyunu ile Almanya'dan getirttiği Doğu Friz koyununu çiftleştirdi. Bunun sonucunda "Tahirova koyunu" ortaya çıktı.  Böylelikle süt, et ve yün verimi artan bu koyun Marmara Bölgesi'nde üretildi. Bugünkü sayısı 500.000 ile 700.000 arasında tahmin ediliyor.

Sönmez ırkının oluşumu

* Tahirova koyunu, Ege Bölgesi'nin sıcak iklimine karşı pek dayanıklı değil. Bu nedenle Tahirova koyunu ile Çeşme'de yetişen, sıcağa dayanıklı Sakız koyununu çiftleştirdi. Bunun sonucunda "Sönmez koyunu" oluştu.

* Denizli-Burdur yöresinde yetişen yağlı kuyruklu Dağlıç koyunu ile Urfa Ceylanpınar'da yetişen İvesi koyununu çiftleştirdi. Ortaya çıkan melezi de Almanya'dan getirttiği Doğu Friz koyunu ile melezledi. Böylece "Acıpayam koyunu"nu geliştirmiş oldu.  

* Kıvırcık ve Doğu Friz koyunları, Doğu Friz kanının biraz düşük tutulması suretiyle çiftleştirildiğinde "Türkgeldi koyunu" ortaya çıktı. Doğu Friz kanı, Trakya bölgesi'ne uyum sağlaması amacıyla düşük tutuldu.

Menemen koyunu

* 15-20 yıldır sürdürülen bir diğer çalışma ise "Menemen koyunu". Bu koyun da Tahirova koyunu ile Fransızlar'ın "İl De France" adlı koyunlarının çiftleştirilmesi ile elde edildi.

Sonuç olarak; Reşit Hoca'nın özverili çabalarıyla geliştirilen yeni ırkler köylünün yüzünü güldürüyor. Çünkü eskiden köylünün elindeki yerli kuzu 18-20 kg.,  koyun 30-35 kg., koç 50-60 kg. geliyordu. Bu yeni ırklarda ise kuzu 30-35 kg., koyun 60-70 kg., koç 100-120 kg. geliyor. Kısacası hayvan ağırlıkları yaklaşık 2 katına çıkmış durumda!..

Image Hosted by ImageShack.us
Reşit Sönmez, (solda), iri cüsseli bir Sönmez koçu ile birlikte.  Resim net olmasa da, koçun iriliğini gösterebilmek için kullandım.




Bugün Reşit Hoca'nın biraz da şairlik yönünden bahsedeceğim. Pek çok kişi gibi o da zaman zaman duygularını şiire dökmüş gençlik yıllarında... 18 yaşındayken çektirdiği bir fotoğrafın arkasına, bakın neler yazmış:

Şu günler gelip geçer
Nihayet ömür biter
Bir gün fani oluruz
Belki unutuluruz

Böyle geride kalır
Bazı sönük hayaller
Açıp bakanlara bizi
Herhalde hatırlatır


Reşit Hoca o günlerde sadece fotoğraflardan hatırlanacağını düşünüyormuş ama bugün durum farklı. TÜBİTAK desteğinde yaptığı çalışmalarla çoktan bilimsel araştırma tarihimize geçmiş durumda. Ayrıca pek çok köyde ve çiftlikte de sürekli hayır dualarıyla anılıyor.

Yaylalarda ve dağlarda geçen günlerini hatırladıkça hep duygulanan Hocamız, köylü için de bir şiir yazmış:

Doruklarında yaylalar
Çiçek denizi dağlar
Sessiz, temiz ve dikbaşlı.

Herkesin, bir aşkı bir de umudu
Çobanın da gönlünde koyunları var,
Çal kavalını ey mutlu çoban
Kuzular, analar seni dinlesin
Yankılar yapsın dağlarda sesin.

Kuşların yuvası kayalıklar
Ve berrak sularda oynaşan
Mavi kırmızı benekli
Alabalıklar.

Çiçeklerin dudağında taze bal
Ve kucaklaşan arılar.
Karlı tepelerin eteğinde
Buzlu pınarlar.

Etimizi, sütümüzü üreten
Ve elinde tırpan
Kış için ot biçen
Gönlünde tek sevgili, vatan!
Bizim köylümüz...


Image Hosted by ImageShack.us
Söyleşimizin bu noktasında, 45 yıllık meslek yaşamının bir değerlendirmesini yapmasını istiyorum Reşit Hoca'dan. Rektörlük ve dekanlık gibi görevlerden fazla hoşlanmadığını söylüyor. Gösterişli araçlarla asfalt yollarda gidip gelmekten, protokolden değil, kırsal alandaki çalışmalardan zevk almış ömrü boyunca. Her verilişinde, o gibi görevleri bitirmek için gün saymış ve bir daha talip olmamış "makam"lara...

Siyah Mercedes'leri bir yana bırakıp keten elbise ile koyun sürülerinin içine dalacağı günleri iple çekmiş. Kuzu melemesi, onun için yaşamın en tatlı nağmesi olmuş. Hep böyle düşünmüş,  böyle yaşamış. Öğrencilerini sevmiş ve öğretmekten zevk almış.

Zaman ilerlemiş; doğanın değişmez yasaları gereğini yerine getirmiş. Artık yılların izleri, alın çizgilerinden okunur hale gelmiş.

"Kimse zamanı durduramaz ve kadere karşı koyamaz. Ölümsüz olsaydık, yaşamın hiçbir anlamı olmazdı. İnsan ömrü, doğumla ölüm arasında sınırlı, kısıtlı ve sayılı günlerden oluşan kısa bir dönemdir. Önemli olan; onurlu, mutlu ve topluma hizmet vermenin sevinci ile dolu bir yaşam sürmektir." diyor.

Elbette bu konuda da bir şiiri var:

Mavi deniz göz kırpar yeşil çamlara
Kuşlar cıvıldaşır, kuzular meler
Neden sitemler hep aynalara
Yaşanarak geçti bunca seneler

Nerde eski günler, güzel şarkılar
Nerde çocukluğum, nerde gençliğim
Şimdi gönüllerde tatlı anılar
Ak saçlarımda bir tarih yatar.


Image Hosted by ImageShack.us

"Kitabımda memleket ilmi yok mu?"

Reşit Hoca'nın 1-2 anısı ile bitirmek istiyorum bugünkü bölümümüzü. İlki, 1968 yılına ait bir anı:
"68 Kuşağı" öğrencileri ve öğretmenler, Ege Üniversitesi anfisinde toplanmıştır. Okul sorunları konuşulurken, konu zaman zaman siyasete çekilmektedir. Derken öğrencilerden biri uluorta, "Hocalarımız hep tercüme kitap yazıyor. Nerde bu memleketin ilmi?" deyiverir. Bunun üzerine Reşit Hoca öğrenciye "Sen hangi fakültenin hangi bölümündensin?" diye sorar.
Öğrenci "Ziraat Fakültesi, Zootekni Bölümü'ndenim" diye yanıt verince Hoca, "Peki ama seni sınıftan niçin tanımıyorum!" der.
Öğrenci, çalışarak okumak zorunda olduğunu belirtip okula sürekli gelemediğinden söz eder. Reşit Hoca,  "Kabul ama kitabımı da mı görmedin? Orda memleket ilmi var mı yok mu?" diye sorar. Öğrenci boynunu büküp özür dileyerek yerine oturur...  

***
Image Hosted by ImageShack.us

Teksas şivesinin ettiği...

2. anımız ise  Teksas'tan. Reşit Hoca, doktorasını yaptıktan sonra, 1955 yılında gittiği Amerika'da koyunculuk çalışmalarına devam eder. Bir ara Teksas'ta, daha sonra Wioming'de çalışır. Hoca'nın, ailesinin götüremediği için yalnız gittiği bu seyahatlar sırasında başından ilginç bazı olaylar geçer tabii.  İşte o günlere ait komik bir anısı:

"Amerika'da, farklı eyaletlerde farklı şivelerle konuşuluyor. Özellikle Teksas şivesi hepsinden alem. Teksas'taki bir çiftliğe 3 gün misafir olacaktım. 35 yaşındayım. Çiftlik sahibi ise 65 yaşında, sürekli ağzında pipoyla dolaşan bir adam. Zaten Teksas şivesini anlayamıyorum. Adam, ağzından düşürmediği piposuyla iyice anlaşılmaz oluyor. Bir gün beni çiftlikte dolaştırıyor. Koyunlarını, merayı gösteriyor; bir yandan da anlatıyor. Ben, anlamadığım yerlerde bile bozuntuya vermemek için "That's good, very nice, very good (İyi, çok iyi)" gibi sözler söylüyorum.
Yine bir laflar geveledi. "Oh, very nice (Oo, çok iyi)" deyince birden pipoyu ağzından çekti ve "What is nice? My sheep died! (Neresi güzel? Koyunlarım öldü!" demez mi!.. Meğer adam bana "Çok kurak oldu, yem kıtlığı başgösterdi, açlıktan koyunlarım öldü" diyormuş!..


(Yeni Asır,  Nisan 1998, Hazırlayan: Beyhan Kurtuluş Parlakyıldız, "Araştırmaya adanan bir ömür: Prof. Dr. Reşit Sönmez'in öyküsü" )      

Kalıcı Bağlantı Yorum (5) Yorum yaz!

Nabza göre şerbet, başkana göre etek!

23/5/2009 · Kategori: ANILAR

Image Hosted by ImageShack.us

Yıl 1996... İzmir'in meşhur yaz güneşi, bütün gücüyle kavurmaya devam ediyor. O sıcakta, "Bir Zaferin Belgeseli" adlı yazı dizisini hazırlamaya çalışıyorum. Eylül'de yayımlayacağız. Hemen hemen herşey tamamlanmış. Geriye en önemli malzeme kalmış: Diziye adını veren "zafer"in sahibi, DYP'li İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Burhan Özfatura röportajı...

Bu röportaja ayrı bir önem veriliyor sanki. Müdürüm Ş. Bey, bu kez  daha bir özenli, daha bir heyecanlı gibi. Herşey yolunda gitsin, çok güzel bir röportaj olsun diye özen gösteriyor; en küçük detaylarla bile bizzat ilgileniyor.

Nihayet röportaj günü gelip çatıyor.  Saat 13.00 için randevu almışım başkandan. Yüzüp yüzüp kuyruğuna gelmişiz.  Ş. Bey'le birlikte gideceğim. Başkan bize 1 saat kadar zaman ayıracak. Ş. Bey normalde bizim röportajlarımıza katılmaz. Ancak çok önem verdiği röportajlarda da mutlaka yanımızda bulunmak ister. Zaten burdan anlarız, hangi röportaja önem verip hangisine vermediğini...

Gazetede  sabırsızlıkla  zamanın gelmesini bekliyorum. İşte nihayet 1 saat kadar bir zaman kaldı. Şimdi Ş. Bey ile birlikte çıkacağız, Ş. Bey'in arabasıyla Büyükşehir Belediyesi'ne gideceğiz. Geç kalmayı hiç sevmez zaten. Erken erken yola koyuluruz muhakkak. 

Derken... O da ne! Ş. Bey kıyafetimi şöyle bir süzüyor ve  "Kızım, bu ne kıyafet!"  deyiveriyor. Kıyafetimin nesi var diye bakıyorum. Bana göre hiçbir gariplik yok doğrusu. Kısa kollu, sarı bir bluz ile dizin üstüne ancak yarım karış kadar çıkan siyah, bol bir bermuda şort var üzerimde.
---- Nasıl yani? Kıyafetimin ne gibi bir mahsuru var Ş. Bey?
---- Adam sağcı! Bu kıyafetle olmaz. Uzun eteğin yok mu senin? Hemen eve gidiyorsun ve ayak bileklerine kadar inen uzun bir etek giyip geliyorsun. 

Ş. Bey'in bu isteğine anlam veremiyorum aslında. Hem aksi gibi gazetede o an için müsait araç da yok ki beni evime götürüp getirsin, zamanında röportaja yetişeyim. Belediye otobüsüyle gidip dönersem yetişmem imkansız.
---- Ne olur yapmayın Ş. Bey. Bu saatten sonra nasıl gidip gelirim eve?
---- Hadi hadi gidersin. Bir an önce yola çık.

Çare yok. Ş. Bey"uzun etek" konusunda son derece kararlı görünüyor. İster istemez gideceğim eve. Son bir umut gazetede araç arıyorum ama maalesef bütün araçlar dışarıda, diğer muhabirler verilmiş durumda.  Zaten bende şans olsa anamdan erkek doğardım (mı desem acaba).. Saçmalama diyorum kendi kendime. Hemen yola koyul, anca gidersin!!

Image Hosted by ImageShack.us

Sirgeli Kavşağı son derece sapa bir yer üstelik. Koşa koşa durağa çıkıp belediye otobüsünü bekliyorum. Sonunda geliyor, biniyorum  ve ver elini bizim mahalle. Eve giriyor, dolabı açıyor, bulabildiğim en uzun eteği geçiriyorum üzerime. Mavimsi bir etek bu.  Üzerine giyecek bir tek bluzum var zaten. Onu da giyip aynaya bile bakmadan kan ter içinde kendimi tekrar sokağa atıyorum. Tekrar otobüs durağı ve gazete...

Saat 13.00'e yaklaşıyor. "Neyse yetiştim sayılır, Ş. Bey'in arabasıyla çabucak gideriz buradan belediyeye" diye kendimi teselli ediyorum ama nerdeeee. Meğer Ş. Bey benim geç kalacağımı düşünerek, başkana ayıp olmasın diye tek başına gitmiş belediyeye. İşte şimdi ayvayı yedik, artık röportaja yetişmek tamamen hayal oldu. Umudumu iyice yitirmiş olmama rağmen gazetede araç olup olmadığına bakıyorum bir kez daha. Özel otomobil yok ama minibüs dolmuşumuz geri dönmüş! Gerçi dolmadan kalkmaz ama! Şoföre gidip "Aman ocağına düştüm, Konak'a yetiştir beni ne olur" deyince adamcağız, son nefesimi vermekte olduğuma mı acıyor bilinmez, ilk defa dolmadan kalkmayı göze alıyor. İnanılır gibi değil ama 15 dakika sonra nihayet Konak'tayım...

Koştur koştur belediyeye giriyorum. Sanki ömrümden 10 yıl gitmiş gibi! Büyükşehir Belediye Başkanı'yla randevuma yarım saat geç kalmış durumdayım. Olacak şey değil! Başkanın odasına giden yolda koşar adımlarla yürürken bir anda  endişeye kapılıyorum yeniden: "Aman Allahım, yoksa bu bluz birazcık şeffaf olmasın sakın. Yani çıkardığım sarı bluz bundan daha kalındı aslında. Ya bu biraz içi gösteriyor falansa! Ya Ş. Bey bu sefer de "Ne yaptın kızım sen! Bu kez de bluz uygunsuz olmuş" derse! Yoksa kaş yaparken göz mü çıkardım! Ne yapacağım şimdi ben! Neyse, olan oldu artık. Düşünmeyeyim en iyisi bunları...

Başkanın odasının kapısını çalıp içeri giriyorum. Ş. Bey çoktan gelmiş, oturuyor. Hatta röportaja da kendisi başlamak durumunda kalmış. İkisi birden dönüp bana bakıyorlar.  Ş. Bey, "B. Hanım geldi" diyerek beni tanıştırıyor. Odaya bir assolist edasıyla süzülerek en son girmek beni yeterince utandırıyor zaten. Ama bu yetmezmiş gibi bir de "umarım ikisinin de gözleri iyi seçmiyordur da bluzun çok kalın olmayışının yarattığı dezavantajın farkına varmazlar" diye dua ediyorum içimden!..

Neyse, duam kabul oluyor galiba. Röportajı ben devralıyorum. Başkan Dr. Burhan Özfatura biraz sert mizaçlı bir kişi gibi geliyor bana. Belki de Ş. Bey'in çekindiği kadar var. "Ben koltuk sevdalısı değilim. Bu koltuğa muhtaç da değilim. Kendi mesleğim var, üniversitede öğretim üyesiyim. Seçimi keybedersem mesleğime dönerim, olur biter" gibi birşeyler söylüyor.  Röportajı sağ salim bitiriyoruz ve Ş. Bey ile beraber gazeteye dönüyoruz. Ş. Bey, bluz konusunda tek kelime etmiyor. Belki de normaldir de ben kuruntu etmişimdir. En azından etek tamamdı ama. Bileklere kadar uzundu, daha ne olsun. Nabza göre şerbet de verdik, başkanına göre etek de giydik. Uzun etek davasının üstesinden geldik.
Etek tamam, röportaj tamam; herşeyi hallettik, dinlenmeyi de hak ettik!..

Kalıcı Bağlantı Yorum (9) Yorum yaz!

Değişir bu düzen, döner bu devran

19/5/2009 · Kategori: GUNDEM

Image Hosted by ImageShack.us



Zülfü Livaneli'nden Türkan Saylan'a anlamlı şiir

Ünlü müzisyen ve yazarımız Zülfü Livaneli, kansere yenilen ve bugün cenazesi kaldırılacak olan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği  (Ç.Y.D.D.) Genel Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan için çok anlamlı bir şiir yazmış. Hem "Atatürk'ün kızı" Türkan Hoca'nın anısına bloğumda yer almasını hem de sizlerle paylaşmayı istediğim için buraya aktarıyorum. İşte Zülfü Livaneli'nin yüreğinden kopup gelen dizeler:



Doğu’da bir köy gördüm
dağların arasında,
öyle mahzun, çaresiz,
kalakalmış.
Çıplak kavakları bile
hüzünlü kalemler gibi
kara saplanmış.
Köyün ortasında bir okul
Ve tezek sobasıyla ısınmaya çalışan çocuklar.
Bir bıcırık kız,
Yanında bir karamuk oğlan.
Buz gibi elleri
ama gözleri ahu,
gözleri ceylan.
Adın ne dedim kıza
Dedi: Benim adım Türkan.
Oğlan ekledi: Benimki de Saylan.
Dedim;
Dayan yüreğim dayan.
Madem ki bu çocuklar Türkan
Madem ki bu çocuklar Saylan
Gelecek onlarındır,
Gerisi yalan.
Değişir bu düzen
Döner bu devran

Zülfü Livaneli

Kalıcı Bağlantı Yorum (15) Yorum yaz!

"Sihirliyazilar" yani kendim hakkında birşeyler...

15/5/2009 ·

Image Hosted by ImageShack.us
1997'de, emekli İzmir Valisi Hüseyin Öğütçen ile birlikte







Sevgili blogcu arkadaşlar,

Bugüne kadar sizlerden gelen yorumlara bakılırsa; "sihirliyazilar" hakkında çoğu kişinin aklı karışık.  Birçok yanlış anlama sözkonusu. Çalıştığım gazeteyi, "dini" yayın yapan başka gazetelerle karıştıran arkadaşlarım var.  Eski bir gazeteden, başka bir gazeteciden alıntı yaparak yazdığımı sanan arkadaşlarım var. Gazetede çalışmayıp da dışarıdan gazeteye yazı hazırladığımı sanan arkadaşlarım var. Bunların dışında, tanıttığım kişilerin akrabam vs. olup olmadığını yani bu nedenle mi onları öven yazılar yazdığımı soran arkadaşlarım da var. Tepki ya da eleştiri anlamında değil, tamamen masumane sorulmuş sorular bunlar...

Her ne kadar birçok şey yanlış anlaşılmış olsa da her zaman için yazılarımı takdir ettiniz. Bu nedenle ben de sizlere çok teşekkür etmek istiyorum. Ve şunu da söylemem gerekir ki bütün bu yanlış anlaşılmaların tek sorumlusu (ve suçlusu) benim. Sanal ortamda kişisel bilgilerimi açık açık vermekten biraz kaçındım bugüne dek.  Gerçi "profil" bölümünde kısa da olsa birtakım açıklamalar yaptım ama bu bölüm gözden kaçıyor ya da alan dar olduğundan oradaki açıklamalar yeterli olmayabiliyor. Adımı açık olarak vermedim örneğin. Yazıların altındaki ismin bana ait olup olmadığı kimse için önem taşımaz sanıyordum. Ama artık her ayrıntının önemli olduğunu görüyorum.

Yanlış anlaşılmalar ve sorular biriktiği için bugün bir değişiklik yaparak kendimden bahsedeceğim. İşte kendi kendimle yaptığım bir röportaj! :)) İnsan, kendi kendisiyle röportaj yapar mı bilmem. Ben de ilk defa yaptım. Hani "Ben yaptım, oldu" derler ya, aynen öyle!  Dilerim işe yarar ve  soru işaretlerinizi silmeye yardımcı olur... 


1. Çalıştığınız gazete şunlardan hangisiydi? Yeni Asır, Yeni Asya, Yeni Şafak?
Çalıştığım gazete Yeni Asır idi. Yeni Asır, Ege'nin en büyük bölge gazetesidir. 115 yıllık bir gazete olup İzmir ve tüm Ege Bölgesi'nde yayımlanır. Sabah ve ATV ile aynı yayın grubuna (Çalık grubu) bağlı olup Yeni Asya veya Yeni Şafak gazeteleri ile hiçbir ilgisi yoktur. 

2. Yazı dizilerini hazırlayan bizzat siz miydiniz yoksa gazetenizden alıntı mı yapıyorsunuz?
Elbette yayımladığım yazı dizileri bana aittir. Zaten diğer arkadaşlarıma ait olan yazı dizilerini yayımlamam. Eski bir gazeteden alıntı yapmak da çok saçma olurdu herhalde. Bunu niye yapayım?

3. O halde, yazıların altındaki "hazırlayan" kişi diye geçen isim sizin isminiz olmalı?
Evet, tabii ki o isim benim gerçek ismim oluyor. Gizli saklı birşey değil ve zaten her yazının altında var ama burada bir kez daha yinelemeye gerek görmüyorum.

4. Asıl mesleğiniz gazetecilik mi?
Hayır, aslında şehir plancısıyım. Daha doğrusu "şehir ve bölge planlama" mezunuyum ama gönlümde yatan aslan gazetecilik idi. Bu nedenle kendi mesleğimi yapmak yerine gazeteciliği seçtim. Gazeteciliğin tahsilini yapmadım. Yeni Asır, okul gibi bir yerdir. Orada alaylı olarak yetiştirmeye çalıştılar.

5. Şehir planlama yapıp da dışarıdan gazeteye yazı dizileri mi hazırladınız?
Hayır, dediğim gibi şehir planlama konusunda çalışmadım. Mezuniyetten sonra, direkt  gazetenin muhabir kadrosunda çalışmaya başladım. Yazıları dışarıdan değil, gazetede çalışarak hazırladım.

6. Muhabir miydiniz yani?
Muhabir kadrosunda görevli gözükmekle beraber muhabir değil, "araştırmacı gazeteci " idim. 1995'te Yeni Asır'da  AR-GE  (araştırma servisi) denen yeni bir bölüm açılmıştı. Ben bu bölüm için yetiştirilen 3-4 gazeteciden biriydim. Bu bölüm, uzun yıllar önce kapatıldı.  

7. Sadece birilerini tanıtan yazı dizileri mi hazırladınız?
Hayır, "Dünya Mutfakları" ya da "Genetik Mucizeleri" gibi tanıtım yapmayan yazı dizileri de var. Ancak her yazı dizisinde zaman zaman birisini ya da bir kuruluşu tanıtmanız gerekebilir. Örneğin Dünya Mutfakları'nda bile bir Çin restoranı ile bir İtalyan restoranını tanıttım. Çünkü konunun akışı bunu gerektiriyordu. Genetik Mucizeleri'nde, genetik araştırmalar yapan bir tıp doktoru (prof.) ile görüştüm v.b. 

8. Tanıttığınız kişiler arasında akrabalarınız ya da önceden tanıdığınız kimseler var mı? Yani aslında onların reklamını yapma şansınız mı oldu?
Kesinlikle hayır. Tanıttığım kişilerle hiçbir akrabalığım yok. Çoğunu  önceden tanımıyordum. Üniversitedeki hocalarım hariç... Bu tanıtımlardan şahsi bir çıkar sağlamadığım gibi, gazetem de sağlamadı. Ayrıca bu kişilerle kişisel yakınlık kurmamaya da özen gösterdik. 

9. Konuları siz mi seçiyordunuz?
Hayır, konular müdürüm tarafından seçiliyordu. Ben önce konuya göre plan hazırlıyor, görüşülecek insanları, gidilecek yerleri belirliyordum. Daha sonra da görülmesi yerleri gidip görerek gerekli röportajları yapıyor, fotoğrafları çekiyor ve elde ettiğim bütün bilgileri harmanlayarak yazı dizisini yayına hazır hale getiriyordum. 

10. Bir yazı dizisi nelerden oluşuyordu?
Röportajlar, çektiğimiz fotoğraflar ve kütüphane araştırmalarının toplamından. Konuya göre toplamam gereken malzeme değişiyordu tabii. Örneğin, "S.O.S Otopark" yazı dizisi için, arkadaşımla beraber pusuya yatıp korsan otoparkçıların fotoğraflarını çekmiştik.

11. Kimlerle röportaj yapıyordunuz?
Valiler, belediye başkanları, belediyedeki diğer üst düzey yöneticiler; konuya göre restoran, fabrika, şirket sahipleri; aşçılar, vakıf yöneticileri, profesörler, tıp doktorları, öğretim üyeleri ve de halk. 

12. Bir yazı dizisi ne kadar sürüyordu?
Genellikle 1 hafta, bazen de 2 hafta sürekli ve tam sayfa olarak yayımlanıyordu. Örneğin "Dünya Mutfakları" ve "Sıradışı Bir Vali" 2'şer haftalık yazı dizileri iken diğerleri genellikle 1 hafta sürmüştür.

13. Yazdığınız yazılar denetimden geçiyor muydu?
Evet, sadece bir kişinin, yani müdürümün denetiminden. Müdürüm, benim yazılarımı redakte ediyor, sakıncalı birşeyler bulursa düzeltiyor :) , bazen de tam tersine benden daha sansasyonel manşetler atarak yazıların daha çok dikkat çekmesini sağlıyordu. Ancak  dilbilgisi, imla açısından bana güvendiği için herhangi bir inceleme yapmıyordu.

14. Yazı dizilerini bloğa kaydetmekteki amacınız ne?
Başlıca amacım, öğrencilere ödevlerinde yardımcı olmak. İnternette, özellikle benim yazdığım konularda yeterince yazılı kaynak olmadığını fark ettim. Geçmişte verdiğim emeklerim kaybolup gideceğine, hiç olmazsa birilerinin işine yarasın diye düşündüm. Bütün sayısal verileri, özel olarak yeniden araştırarak öğrenciler için güncelleştirdim. Yani gönül rahatlığıyla çıktısını alıp ödevlerinde  kullanabilirler. Ancak yazıların başka sitelere kopyalanmasını istemediğim için, sayfamda kopyalama yasağı uygulamak zorunda kaldım. Aksi takdirde iyiniyetiniz suistimal edilebiliyor.
Öğrenciler benimle yorum kısmından iletişim kurabilirler. Sağ tıklama yasağı, çıktı almak konusunda da zorluk teşkil ediyorsa, yardımcı olabilirim. Samimiyetine inandığım öğrencilerin engeli kaldırmalarını dahi sağlayabilirim. Bu bloğu onlar için oluşturdum çünkü. Sonuçta bilgi kendine saklamak için değil, paylaşmak içindir.

15. Öğrenciler için yapabileceğiniz başka şeyler var mı?
Evet.  Maddi durumu uygun olmayan, yeterli derecede İngilizce bilmeyen ama tezi vb. için çeviriye ihtiyacı olan öğrencilere, ücretsiz olarak İngilizce'den Türkçe'ye çeviri yapabilirim. Çeviriyi "MS Word" programı ile hazırlayarak e-posta adreslerine gönderebilirim. Üniversitede iken, maddi durumu kötü olan bir arkadaşımın bitirme tezi için ücretsiz olarak çok uzun bir çeviri hazırladığımı hatırlıyorum. Geçen yıl, gönüllü bir toplulukta görev alarak ücretsiz birçok çeviri yaptım. Karşılıksız birşeyler yapmak bana manevi mutluluk veriyor.
Yalnız iyiniyetimin kurbanı da olabilirim. Lütfen yalnızca maddi durumu çeviri ücreti ödeyemeyecek derecede kötü, ailesinden uzak, yurtta yaşayan, İngilizcesi gerçekten olmayan, yani çeviriyi kendisi yapamayacak ve de yaptıramayacak durumdaki üniversite öğrencileri bana ulaşsınlar. Bitirme tezi için, çok uzun olmayan, çok da teknik olmayan konularda ve süre de çok kısıtlı değilse yardımcı olmaya çalışabilirim. Ancak maddi durumunun çok kötü olduğuna inanmam şart tabii. Zira çeviri, ücretsiz yapılamayacak kadar yorucu, emek isteyen bir iş.

16. Hazırladığınız yazı dizilerine örnek verebilir misiniz?
Dünya mutfakları, Başkanlıkta 21 yıl (Bülent Baratalı'nın öyküsü), Araştırmaya adanan bir ömür (Prof. Dr. Reşit Sönmez'in öyküsü), Sıradışı bir vali (Hüseyin Öğütçen'in anıları), Genetik mucizeleri, S.O.S otopark (Ege sorunları-dosya 1), İzmir 2010, Bir zaferin belgeseli (imar affı ve Özfatura'nın tarihi çıkışı), Kemeraltı - dün..bugün..yarın.., Halk filozofu Nasreddin... Hepsini hatırlayamıyorum. Birçoğuna ait belgeler kayboldu.  

17. Bloğunuza yazı dizilerinizden başka ne yazıyorsunuz?
Ara sıra gündemdeki konular ve gazetecilik anılarımla ilgili yazıyorum. Kişisel (özel) konularda yazmayı sevmiyorum. Şiir yazma işini de iyi yapan arkadaşlara bırakmayı tercih ederim.

18. İşinizi seviyor muydunuz?
Çok.

19. Halen bu işi yapıyor musunuz?
Hayır.

20. Neden yapmıyorsunuz?
Çocuk sahibi olduktan sonra, işten ayrılmak durumunda kaldım. Zira bebeğime bakacak hiçkimsem yoktu ve maddi durumumuz da bakıcı tutmaya müsait değildi. Biraz da kıyamadım ona galiba. Annelik duygusu ağır bastı, bebeğimi evde bırakıp işe gitmeye gönlüm razı olmadı. 

21. "Sihirliyazilar" çok uzun yıllar devam edecek bir blog mudur?
Hayır. "Sihirliyazilar"ın yazarı, birikimleri tükendiği zaman misyonunu tamamlamış olacaktır.  Ama o güne dek verdiği emeklerin boşa gitmemesi için herhalde bloğunu tamamen kapatmayacak, sizlerle iletişimini de kesmeyecektir. 

Garip bir röportaj olduğu kesin ama yine de ilginç bir deneyim oldu benim için. :) 

Yorum (16) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »