Sihirli Yazılar
-

7/11/2009 · Kategori: CEVIRILER

Herşey Sende Gizli (Everything is Hidden in You) - Türkçe'den İngilizce'ye şiir çevirisi

Doğal olarak, arkadaşlar  "Nerelerdesin?"  diye sormaya başladılar artık.  "Zaman bulamıyorum" bahanesinin ardına saklanmadan, yeni bir yazı eklemek farz oldu galiba...

Bir süre önce, Türkçe'den İngilizce'ye çevirdiğim bir şiiri  (İlüzyon - The Illusion) sizlerle paylaşmıştım. Eksik olmayın, takdir ve desteklerinizi benden esirgemediniz; devamını da beklediğinizi belirttiniz. Türkçe şiirleri İngilizce'ye çevirmek, yabancıların da güzel şiirlerimizi okuyabilmeleri açısından hoş oluyor. Gerçi Google Translate ile de çeviri yapılabiliyor ama bu şekilde yapılan çeviri, ne yazık ki şu an için oldukça kötü ve komik sonuçlar çıkartıyor ortaya. Yine de 1-2 saniyede koca bir web sayfasının çevirisini dahi yaptığını düşünürsek, büyük bir gelişme tabii bu. 1-2 saniyede ancak bu kadar olur yani. Çeviri konusunda hala otomatik programlar  kanlı canlı insan-çevirmenlerin eline su dökemiyor. Acaba gelecekte mükemmel çeviri yapacak otomatik programlar olacak mıdır, ne dersiniz? Düğmeye bir basacağız; anında mükemmel çeviri karşımızda. Ne de güzel olur! Ama çevirmenler işsiz kalır, o da ayrı konu!

İşte ikinci şiir çevirisi denemem. Can Yücel'in çok ünlü bir şiiri, "Herşey Sende Gizli"yi İngilizce'ye çevirmeye çalıştım bu kez. Her zaman olduğu gibi, her türlü eleştiriye açığız efendim. :)))  Geçen seferki çeviride hata olmadığını yazmıştınız. Bu çeviride hata görürseniz çekinmeden belirtin  lütfen ki düzelteyim sevgili arkadaşlar. Yalnız, komik cümleler ortaya çıkmaması için, çevirileri kasıtlı olarak birebir yapmadığımı da hatırlatmak istiyorum. Buna rağmen, şiirin özünden sapmamaya dikkat ediyorum elbette. 


Image Hosted by ImageShack.us

HERŞEY SENDE GİZLİ

Yerin seni çektiği kadar ağırsın,
Kanatların çırpındığı kadar hafif...
Kalbinin attığı kadar canlısın,
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...
Sevdiklerin kadar iyisin,
Nefret ettiklerin kadar kötü...
Ne renk olursa olsun kaşın gözün,
Karşındakinin gördüğüdür rengin..
Yaşadıklarını kar sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;
Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün..

Gülebildiğin kadar mutlusun.
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi,
Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın.
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer;
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret,
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın.
Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın,
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissettiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..

İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak,
Bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir,
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli,
Bebek ağladığı kadar bebektir.
Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin...

CAN YÜCEL


Image Hosted by ImageShack.us

EVERYTHING IS HIDDEN IN YOU

You're heavy by the gravity
But light as you wing...
You're alive as your heart beats
And young as your eyes can see the distant...
You're good as much as you love
But bad as much as you hate...
No matter what colour eyes and eyebrows you have,
Your colour is just as she senses...
Don't take your past as a fat profit,
You're near to your last as much as you've lived.
No matter how long you live,
Your life is as long as you love...

You're happy as much as you can laugh.
Don't worry and know that you'll laugh as much as you've cried.
Never think that everything's over,
You'll be loved as much as you love.    
The nature values you by the sunrise
And you're human as much as you value her.
If you'll deceive someday,
Let her believe you as much as she depends on you.
As the moonlight keeps the longing for your lover,
You're close to her as much as you long for her.
Don't forget that you're wet as much as it rains
And hot as much as the sun heats you.
You're alone as much as you feel alone
And strong as much as you feel strong.
You're beautiful as much as you feel beautiful... 

Here is the life!
Here is the living!
You live as long as you remember this
And you feel cold with every breath you take,
You are forgotten as fast as you forget her.
A flower is beautiful as long as it's watered
Birds are cute as long as they can sing
And a baby is a baby as long as it cries.
And you know  as much as you learn; so learn that, too:
You are loved as much as you love. 

ŞİİR (Poem): Can Yücel
ÇEVİRİ (Translation): Sihirliyazilar  (Beyhan K. P. )

 

 
 

Kalıcı Bağlantı Yorum (8) Yorum yaz!

26/10/2009 · Kategori: MIM - ODUL

Yeni bir mim daha...

Sihirli Yazılar

anayolcikmazi  ve mgurdal arkadaşlarım tarafından mimlenmişim. Kendilerine teşekkür ederek sorularını yanıtlamaya başlıyorum:

1. En sevdiğiniz 3 çiçek ismi
Gül, papatya, nergis

2. Öncelikleriniz
Ailem

3. Gerçekleşmesini istediğiniz 3 hayaliniz
Gerçekleşmesini istediğim tek bir hayalim kaldı;  o da kızımın iyi bir meslek sahibi olup hayata atıldığını ve başarılı olduğunu görmek.

4. En sevdiğiniz ve sevmediğiniz 3 huyunuz
En sevdiğim huylarım (övünmek gibi olmasın ama 3'ten fazla sayacağım!Gülümsüyor) dürüst, çalışkan, alçakgönüllü, tarafsız ve gururlu oluşum.
En sevmediğim huylarım, çoğu zaman sakin biri olmama rağmen, sinirlendiğimde öfkemi  kontrol edememem  ve gururlu oluşum. Gururlu olmayı hem sevdiğim hem de sevmediğim huylar grubuna yazdım. Çünkü gurur bazen iyi bazen de kötü sonuçlara yol açıyor. Bazen insana pire için yorgan yaktırıyor; bazen kazandırıyor, bazen de kaybettiriyor.

5. Gıcık olduğunuz 3 hareket
3 yeter mi hiç! Göz kırp... Yalan ve sahtekarlık, gurursuz ve onursuz davranışlar, şımarıklık, egoizm, fanatizm; aşırı uçlarda gezinen, ılıman olmayan taraflı bakış açısı; önyargı, ırkçı hareketler, empati yoksunluğu, anlayışsızlık, saygısızlık, her türlü aşırılık, müsriflik.

6. Bu benim bugüne kadar olan en kara günümdü, dünya başıma yıkıldı ve bir daha ayağa kalkamam diye düşündüğünüz olay
Öyle bir olay olmadı şimdiye kadar... Ölümden başka herşeye çare var.  Aileme kötü birşey olmadıktan sonra, hiçbir olay dünyayı başıma yıkacak kadar önemli değil. Bunun dışında hiçbir şey ayağa kalkmamı engelleyemez yani. 


Bu mimi, bütün blogcu arkadaşlarıma gönderiyorum. Dileyen yanıtlasın, biz de zevkle okuyalım!.. 

Kalıcı Bağlantı Yorum (17) Yorum yaz!

14/10/2009 · Kategori: EGE'DE ILGINC OLAYLAR

Ege'de yaşanmış ilginç olaylar ---- 7. bölüm ----

Şeref Üsküp'ten öğrendiklerime dayanarak, Ege'de yaşanmış ilginç olayları aktarmayı sürdürüyorum. Ege Bölgesi, İzmir ve özellikle efelik kültürü hakkında daha geniş bilgi arayanlar, bunları Şeref Bey'in kitaplarında bulabilirler.

İzmir Körfezi'nde balina avı
Şaşırmış

Image Hosted by ImageShack.us

Çocukluğum ve gençliğim, İzmir Körfezi'nin pis kokusunu solumakla geçti diyebilirim.  O leş gibi pis kokuyu duymamak için, o kapkara suyu görmemek için özellikle Salhane bölgesinden geçmemeyi yeğlediğim, geçmek zorunda kalma olasılığına karşı yanımda kolonyalı mendil taşıdığım günler hala dün gibi aklımda. Taa ki CHP'li Belediye Başkanımız rahmetli Ahmet Piriştina gelip de bizi bu dertten kurtarana kadar. Körfezin temizlenmesi projesi aslında çok eski yıllardan beri sözkonusuydu ancak hayata geçirilmesi ve sonuçlandırılması Sn. Piriştina'ya nasip olmuştu. Tam olarak sonuçlandırılamadı gerçi. Piriştina'nın asıl hedefi, körfezi denize girilebilecek kadar temiz hale getirip plajlar oluşturmaktı.  O plajlardan birinde, ilk denize giren de kendisi olacaktı. Ne yazık ki kısmet değilmiş, ömrü yetmedi, olmadı...

Bugün körfezin şu hali için şükrediyoruz biz yine de. En azından deniz mavi-yeşil renkte ve kötü kokmuyor. Balık ve midye yetişiyor yine eskisi gibi, yenmeleri sağlık açısından uygun olmasa da.. En azından körfez yaşıyor; ölüyken dirildi sanki, tekrara yaşama geçti; sadece yüzmek olanaksız körfezde. Buna da şükür...  Oysa çok eskiden, anne-babalarımızın zamanında, oysa o zamanlar...

O zamanlar bir başkaymış. Evlerin hemen dibinden denize girilirmiş. Körfezde balık çeşitleri öyle bolmuş, öyle bolmuş ki bu bolluk yunusları bile körfeze çekermiş. Yunus balıkları, çifter çifter körfezde gösteri yaparlarmış; İzmir halkı da zevkle bu gösterileri seyredermiş.  Taa Güzelyalı'dan Bostanlı sahiline kadar bütün kıyı boyunu amatör balıkçılar kaplanmış. Gerçi körfez temizleme projesi sayesinde bugün de birçok amatör balıkçı görebilirsiniz sahil boyunca. Ama tuttukları ufak tefek (üstelik de sağlık açısından risk içeren) sardalyaları balıktan sayabilir misiniz, onu bilmem.

Evliya Çelebi'nin "Seyahatname"sinde sürüyle gördüğünü anlattığı balinalara gelince... Bunları artık Akdeniz'de bile görmek mümkün değilken, o "çok eskiden" diye bahsettiğim dönemde, bir balinanın İzmir Körfezi'ne girdiği görülmüş! Düşünebiliyor musunuz, bizim körfezde bir balina avı!

Balinaların keyiflerine düşkün yaratıklar olduğu söylenir aslında. Ringa balığı yemek için kutuplara, aşk yapmak için Karayipler'e, güneşlenmek için de Hint Okyanusu'na giderlermiş... Öyle ise bizim körfezde ne işin vardı  be zavallı garip balinacık? Herhalde yolunu şaşırıp da düştün buralara; bak ava giderken avlandın!

Egeli kovboylar

Image Hosted by ImageShack.us
İzmir-Ödemiş'in Bozdağ yaylası

Ege'nin en yüksek yaylası olan Yuntalanı, yazın zümrüt yeşili çayırlarıyla, kışın bel boyunda karıyla  "yaylaların yaylası" olarak nam salmıştır. Ödemiş'in Bozdağ köyünün yaylası olan Yuntalanı'nı, Bozdağ köylüleri otlak olarak kullanırlar.

Geçmişte, köylülerin ortak olarak aldıkları aygır ve kısraklar, sürü halinde Yuntalanı yaylasına salıverilir, burada kendi başlarına çoğalırlardı. Zamanı gelince kısrak sahipleri atlarına binerek ellerine aldıkları kement benzeri aletlerle yaylaya, taylarını yakalamaya giderlerdi. Kısrağın yanında ayrılmayan tayın, o kısrağın yavrusu olduğu anlaşılır ve sahibi, diğer arkadaşlarının da yardımıyla tayını bu kementlerle yakalamaya çalışırdı. Vahşi tayları yakalamak çok zor ama eğlenceli bir işti. Yakalanan taylar köye getirilip terbiye edilirler, ehlileştirilerek işlerde kullanılırlardı. Bu ilginç gelenek de egeli kovboylar da unutulup gittiler...  

Şeyh Bedreddin, Tire'de komünizmi yaydı

Image Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.us
1420'de Makedonya'daki Serez çarşısında asılan Şeyh Bedreddin (solda)...... Tire'deki İbni Melek türbesi. İbni Melek'in adı ayrıca Tire'de bir caddeye de verildi. (sağda) 


Dünya tarihinde komünist düşünceyi ilk uygulayanlardan biri olan Simavna Kadısı Şeyh Bedreddin, 15. yüzyılın başlarında geniş kitleler üzerinde etkili oldu. Öyle ki, Şeyh Bedreddin'in halifesi Börklüce Mustafa bile ondan etkilenerek, Karaburun yarımadasını ayağa kaldırıp onbin kişi ile İzmir'e doğru inerken şöyle söylüyordu:
---- Karılarımız hariç, herşey ortak olmalı! 
Bu sözler, Şeyh Bedreddin'in komünizm konusunda insanlar üzerinde ne kadar etkili olduğunun açık bir göstergesi adeta.

Şeyh Bedreddin, Tire'ye fikirlerini yaymak için gelmişti. Bu dönemde Tire'de İbni Melek olarak da tanınan İzzettin Ferişte adlı 100 yaşında bir alim yaşıyordu. Küçük Menderes yöresinin en zengini olan İbni Melek, bazen bütün Tire'nin vergilerini tek başına öder, Sünni lider olarak yörede çok sevilir, sayılırdı.

Şeyh Bedreddin, hedef olarak Tire'nin en güçlü kişisi olan İbni Melek'i seçti. Böyle güçlü bir kişiyi alt edecek kadar kendine güveniyordu. Gerçekten de istediği oldu. Kısa zamanda komünizm felsefesini  yöreye yaymayı başardı. Aleviler, etnik unsurlar ve fakir Sünniler'i kendi cephesine çekti. Öyle ki İbni Melek gözden düştü, yalnız kaldı; hatta eziyet görüp
taşlandı. Taşlanan yaşlı adamın, üzüntü içerisinde şöyle dediği duyuldu:
"La hayra fi umurihim
Ne uzu billahi min şururihim"
(İşlerinde hayır görmesinler; ben onların şerrinden Allah'a sığınırım)

Dünyanın dönmediğini iddia eden İzmirli
Ünlem

Image Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.us
Galileo Galilei, hayatını kurtarmak için dünyanın dönmediğini kabul etmek zorunda kalmıştı.

İzmirli amatör gökbilimci Ramazan Fahrettin Işığan, 50 yıl boyunca dünyanın dönmediğini iddia edip durdu. Aya bile gidilip uzay hakkında yepyeni bilgiler ortaya çıkarılmasına karşın, bu konudaki ısrarından asla vazgeçmedi!

Işığan'a göre, Kopernik yüzyıllar boyunca insanlığı aldatmıştı. Dünyanın dönmediğine kesin olarak inanan Işığan, bu düşüncesini  kanıtlayabilmek için 1953'te bir kitap bile bastırıp bilim alemine sundu ama ne hikmetse (!?) bilim aleminden olumlu bir yanıt alamadı bir türlü...  Hatta pes etmeyerek, dünyanın dönmediği tezini, Ankara'da bilim adamlarından oluşan bir komisyona anlatmaya bile kalkıştı. Öyle ki kürsüye bir yığın dosya ile çıkınca, bu işin çok uzayacağından korkan üyeler, kendisine tanıyacakları zamanı sadece 10 dakika ile sınırlandırdılar. Bunun üzerine Işığan, "Sizler bir dersinizi günlerce anlatırken, ben koskoca varsayımı nasıl 10 dakikada anlatayım?" diyerek kürsüyü  terketti.

Işığan'a göre; Galilei de "Dünya yuvarlaktır" dediğinde alay edilmiş, zindanlara atılmış ve sonunda varsayımını geri almak zorunda kalmıştı.  Bu durumda  kendisi de "Dünya dönmüyor" dediğinde kimsenin inanmaması doğaldı.  Gülümsüyor   "Bir sivrisinek bile uçarken ses verir. Dünya, saniyede 29,8 kilometre hızla hem Güneş'in hem de kendisinin çevresinde, üzerinde bütün bu canlılar ve eşyalar olduğu halde dönecek de ses vermeyecek olur mu hiç?  Dönen topacın üzerine birşey koyun bakalım, durur mu?" diye açıklıyordu iddiasını.  

Kendi ailesinden dahi hiçkimseyi buna inandıramayan Işığan, yine de pes etmedi. Bu röportaj yapıldığında (17 yıl önce) yaklaşık 90 yaşındaydı ama yine de  "Ölmeden önce inşallah bu iddiamın dünyaca kabul edildiğini göreceğim" diyordu! 

Kalıcı Bağlantı Yorum (15) Yorum yaz!

30/9/2009 · Kategori: EGE'DE ILGINC OLAYLAR

Ege'de yaşanmış ilginç olaylar ---- 6. bölüm ---

Şeref Üsküp'ten edindiğim bilgilere dayanarak Ege'de yaşanmış ilginç olayları aktarmaya devam ediyorum. Bu arada Ege Bölgesi, İzmir ve efelik kültürü hakkında geniş bilgi edinmek isteyenlerin, bunları kendisinin kitaplarında bulabileceklerini bir kez daha hatırlatmak istiyorum. 

"Arslanlar" köyü, az kalsın "Fareler" köyü olacaktı!
Göz kırp

Image Hosted by ImageShack.us
Eski İzmir Valisi Kazım Dirik Paşa, Atatürk'ün yakın arkadaşları arasında yer alıyordu (en sağda)
Image Hosted by ImageShack.us

Atatürk'ün yakın arkadaşı Kazım Dirik Paşa, İzmir valiliği yaptığı dönemde, kente çok şey kazandırdı. Her köye okul, yol, köprü yapmak ve su getirmek için gece gündüz demeden çalıştı; haftanın dört günü köy köy, kasaba kasaba dolaştı.  Ancak bütün işlerin vilayetin dar bütçesiyle yapılması mümkün olmadığından, genellikle halk imece usulü çalışarak yardım ederdi.

Kazım Dirik Paşa'nın yolu bir gün İzmir'in Torbalı ilçesine bağlı Arslanlar köyüne düştü. Paşa'yı kahvede ayranlar ikram ederek ağırlayan köylüler, kendisinden  köye bir okul yaptırmasını istediler.  Zaten her köye bir okul yaptırmayı amaçlayan Paşa, bu isteği çok olumlu karşıladı ve köylülere "Malzemeyi hemen göndereceğim. Siz mevcut plana göre temelleri kazmaya başlayın. Ben 15 gün sonra tekrar geleceğim" dedi.

Dedi demesine de, 15 gün sonra geldiğinde köylülerin temelleri kazmak şöyle dursun, işe başlamamış olduklarını gördü. Özür dileyen muhtara bir şans daha verdi. Yine 15 gün sonra geleceğini, malzemenin de yolda olduğunu söyledi.

Ama ne fayda! O  dönemde tütün kırımı ile meşgul olan Arslanlar köyü halkı, imece usulü ile okul yapımına bir türlü zaman ayıramadı. Paşa, 15 gün sonra köye gelip de yine işe başlanmamış olduğunu görünce doğal olarak küplere bindi! Köylüleri inşaat yerine toplayarak şöyle dedi:

---- Benden okul istediniz. Kabul ettim, malzeme gönderdim. Ama sizde hiçbir çaba yok. Son kez olarak sizlere bir şans daha vereceğim. Okulların açılmasına 3 ay kaldı. Bu 3 ay zarfında okulu bitireceksiniz; gelip açılışı yapacağım, çocuklarımız okula başlayacak. Yine yapmaz ya da geciktirirseniz, "Arslanlar" olan köyünüzün adını "Fareler" olarak değiştirerek sizi cezalandıracağım.

Paşa, dediğini yapan bir adamdı. Bu işin şakası olmazdı yani. Kim "arslan" yerine "fare" diye anılmak ister ki? Köylüler, bu sözleri ciddiye alarak telaşa kapıldılar. Var güçleriyle çalışarak 3 ay içinde okulu bitirdiler! Paşa da gelip açılışı yaptı. Demek ki neymiş; isteyince bal gibi de oluyormuş, herşeye zaman bulunabiliyormuş.  

Türkiye'nin ilk gece futbol maçı, İzmir-Ödemiş'in Adagüme köyünde, otomobil farlarıyla aydınlatılan sahada oynandı Ünlem 

Image Hosted by ImageShack.us
Dönemin İzmir Valisi Kazım Dirik, Karşıyaka takımının bir Macar takımıyla yaptığı maçı seyrederken (soldan üçüncü - 4 Temmuz 1930)

Meşhur İzmir valimiz Kazım Dirik Paşa'yla ilgili bir ilginç olay daha... Tek partili dönemin geniş yetkili valisi olarak yalnızca yol, okul, köprü, suya değil, spora da çok önem veriyordu Kazım Paşa. Daima gençleri spor yapmaya teşvik etti. Zamanın modası golf pantolonu, spor ceketi, kasketini giyerek 1927 model Ford marka makam arabasına atladığı gibi Ege'nin en uzak köylerine bile denetime giderdi.

1935 yılı Ekim ayında Ödemiş ve köylerini içeren 3 günlük bir denetim gezisine çıktı. Ödemiş'in Adagüme ve Bademye köyleri arasında iddialı bir futbol maçı oynanacaktı. Maç saat 16.00'da, Adagüme köyündeki bir çayırda yapılacak; Paşa da maçı seyredecekti. 3 arabalık bir konvoyla yola çıktı. Ama yol üzerindeki köylere de uğrayan Paşa, zamanında Adagüme'ye varamadı. Vardığında da geç olmuş, güneşin batmasına az bir zaman kalmıştı.

Herşeye rağmen, Paşa'nın talimatıyla maç başladı.  Sonlara  doğru hava iyice kararmaya başladı. İşte o anda, yine Paşa'nın emriyle, maç sahasının 3 köşesine çekilen 3 otomobilin  farları ve yan projektörleri sahaya çevrilip yakıldı! Böylece saha yeterince aydınlatılmış oldu. Türkiye'nin ilk gece maçı, işte bu koşullar altında gerçekleştirildi!.. 
Şaşırmış   

Yağmur değil  adeta "para yağmuru"!

Image Hosted by ImageShack.us
Antik para

Egeli üreticiler, mevsiminde ve zamanında yağan yağmura sevinerek "Gökten altın yağıyor" diye bayram yaparlar, değil mi? Antik bölgelerde yaşayanlar ise hem bereketli mahsul için hem de toplayacakları antik paralar için sevindiklerinden çifte bayram yaparlardı. Gökten asıl onlar için altın yağardı desek yanlış olmaz.

Birkaç gün süren sağanak yağmurdan sonra, bazı bölgelerde eski para toplamaya çıkarlardı.  Yağan yağmur toprakların bir kısmının akıp gitmesine neden olurken, ağır ve yağmur sularıyla akıp gitmeyen, yüzeye yakın antik paralar gün ışığına çıkarak kolayca toplanırlardı. Genellikle altın, gümüş sikkeler toplanırken, "mangır" denen diğer madenlerden yapılmış paralar önemsenmez, oynamaları için çocuklara verilirdi.
Hemen her yağmurdan sonra para toplamaya koşan kimseler vardı ki bunlara "defineci" denirdi. Gülümsüyor

Ege'de yağmur sonrası eski para toplamaya çıkma adeti, bazı bölgelerde hala sürüyor. Yalnız  artık, "mangır"lar da değerli oldu.  Hatta altından da daha değerli. Ancak 1983'de çıkan "Tarih ve Kültür Varlıklarını Koruma Kanunu" ile koruma altına alınmış antik paraları bu şekilde  toplamanın yasal olmadığını hatırlatmak istiyorum.  Para yağmuru, ceza yağmuruna dönüşmesin sonra... Lütfen dikkat diyorum "defineci"lere. Konuyla ilgili olarak müze yetkililerinden bilgi almayı ihmal etmeyin.

Altay'ın eski başkanı Rıdvan Burteçini, savaşta kurtarıldığına sevinemedi Üzgün

Image Hosted by ImageShack.us
Rıdvan Burteçin'i 2000 yılında, 74 yaşında iken kaybettik

Uzun yıllar boyunca Altay'da yöneticilik yapmış, "lejyoner "işadamı Rıdvan Burteçin, Altay için büyük paralar harcamaktan kaçınmadı. "Yahu biraz da bize" diye kendisine takılan Şeref Üsküp'e ise "Altay'da param kalmaz ama senden geri alacağım şüphelidir" diye karşılık verirdi hep. Aralarında tatlı bir dostluk vardı. Ama Burteçin'in Fransız Lejyonu'na yazılıp savaşmak üzere Hindiçini'ye gitmesine, Şeref Üsküp bir türlü akıl sır erdiremedi.

Hindiçini'de, Fransızlar'ın safında Vietnamlılar'a karşı savaşırken, işe Çinliler de karışınca, durum daha da tehlikeli bir hal aldı. Burteçin, ayağından yaralanarak Çinliler'e esir düştü. Öldürülmeyi beklerken bayıldı. Ayıldığında bir de ne görsün! Çinliler, yarasını sarmışlar, yiyecek veriyor, kendisine iyi davranıyorlar!

Ama savaş bu... Ertesi gün Fransızlar o siperleri geri alarak esirleri kurtardılar. Tabii  Rıdvan Burteçin'i de... Doğal olarak çok sevinmesi gerekirdi değil mi? Ancak sevinemedi. Zira Fransızlar, Burteçin'i tedavi eden, aç bırakmayan Çinli askerleri öldürdüler.

Empati yapar, kendimizi Burteçin'in yerine koyarsak, neler hissettiğini kolayca anlayabiliriz. Kim olursa olsun, savaşta bize bakan, iyi davranan, yiyecek veren insanların gözümüzün önünde öldürüldüklerine tanık oluyoruz. Zor bir durum, öyle değil mi? Bu buruk "kurtarılış"tan, Burteçin'e iki şey kaldı: 1. Fransız Hükümeti'nin verdiği "legion d'honneur" (lejyon donör) üstün hizmet nişanı 2. Çinliler'e karşı duyduğu sevgi... Bu olay, ister istemez bana günümüzün Çinliler'ini ve onların Uygur Türkleri'yle olan "sevgi dolu" (!?) ilişkilerini çağrıştırdı. Nerdeeen nereyeeee!.. 


Kalıcı Bağlantı Yorum (18) Yorum yaz!

17/9/2009 · Kategori: EGE'DE ILGINC OLAYLAR

Ege'de yaşanmış ilginç olaylar ---- 5. bölüm----

Şeref Üsküp'ten öğrendiklerime dayanarak, Ege'de yaşanmış ilginç olayları sizlerle paylaşmaya devam ediyorum. Ege Bölgesi, İzmir ve efelik kültürü hakkında geniş bilgiyi kendisinin kitaplarında bulabilirsiniz.

Evliya Çelebi  "Şefaat Ya Resulallah!" diyeceğine "Seyahat Ya Resulallah!" derse...                        

 Image Hosted by ImageShack.us
Evliya Çelebi, gezdiği yerleri çekici üslubuyla ünlü "Seyahatname"sinde anlatır           
Ünlü seyyahımız  Evliya Çelebi'nin gençliğinde gezmediği yer, katılmadığı savaş kalmamıştı. 17. yüzyılda bütün Osmanlı İmparatorluğu'nu ve komşularını gezdi ve gördüklerini ünlü "Seyahatname"sinde, biraz da "hayal gücü ve mübalağa" katarak  tatlı tatlı anlattı.  Aslında bunu doğal karşılamak gerekir. Zira çoğu yazar, yazdığı gerçekleri bir parça hayal gücü ile süsler ki okuyuculara daha ilgi çekici gelsin. Aksi takdirde kupkuru gerçekleri okumak, kimseye fazla bir tat vermez diye düşünüyorum. Her neyse... Demek istediğim şu ki Evliya Çelebi'nin yazdıkları arasında hangi bölümlerin tamamen gerçek, hangi bölümlerin ise mübalağa-espri olduğunu kesin olarak bilemeyiz. Bu nedenle, Evliya Çelebi'nin başından geçenleri, yine onun bakış açısıyla verelim gitsin en iyisi...

Yaşı iyice ilerleyen Evliya Çelebi'nin gördüğü rüyalar da oldukça enteresanmış.  Örneğin gençliğinde bir gece rüyasında Peygamber Efendimiz'i (S.A.V.) görür. Hemen ayaklarına kapanarak şefaat istemeye yeltenir ama dili sürçer, "şefaat" diyeceğine "seyahat" deyiverir! Düşünün ki "Şefaat Ya Resulallah!" diyeceğine "Seyahat Ya Resulallah!" demiş bulunur! Bu olaydan sonra Evliya Çelebi hep şöyle düşünür: "Allah'tan, peygamberimiz aracılığıyla bağışlanmamı isteyeceğime yanlışlıkla seyahat etmeyi istemiş oldum ve duam kabul oldu.  İşte bu yüzden bütün ömrüm seyahatle geçiyor." !!!

Yaşlılık yıllarında ise hacca gitmek üzere İstanbul'da hazırlık yaparken, rüyasında babasını görür bu kez. Rüyada babası, Evliya Çelebi'nin kulağını çekerek ensesine okkalı bir pehlivan tokadı yapıştırarak "Hac görevini gemi ile yap! Tanrı yardımcın olsun!" der. Gördüğü bu rüyayı da önemseyen Evliya Çelebi,  hacca deniz yoluyla gitmeye karar verir.  Bindiği gemi Marmara'yı, Çanakkale Boğazı'nı geçerek Ege Denizi'nde seyrederken, adalar arasında geyiklerin yüzdüğüne tanık olur. Ancak bu güzel seyahat, Sisam adası civarında uğradıkları korsan saldırısı yüzünden bozulur ve Sığacık limanına sığınmak durumunda kalırlar...  Üzgün... Evliya Çelebi'nin rüyaları pek de hayra alamet değildi galiba!.. 

O dönemde, Ege ormanlarında "Akdeniz Parsı" diye adlandırılan, bugün "kaplan" dediğimiz hayvanlardan çok fazla sayıda vardır. Bir gece Evliya Çelebi ve arkadaşları dağda gezinirken, karşılarına yakaladığı mandanın ciğerini sökmekle meşgul bir kaplan çıkar. Mandanın işini bitiren kaplan, bu kez de Çelebi'nin grubuna yönelir ama adamların tüfekle ateş açmaları sonucu kaçar. O sırada gök gürlemesi gibi bir ses duyarlar. Bir de bakarlar ki kaçan pars, bu kez de başka bir parsla boğuşuyor. İki parsın boğuşması, birbirlerini öldürmeleriyle sonuçlanınca, Çelebi'ye bu parsların derilerini yüzüp almak kalır!..  Kahkaha

Bir başka olur İzmir'in yangınları!

Image Hosted by ImageShack.us
1922'de Yunanlılar'ın İzmir'den kaçarken çıkardıkları tarihi yangın

Eskiden İzmir'de çıkan yangınlar, afili delikanlılar tarafından bağırıp çağırarak etrafa haber verilirdi. "Yaaannggıııın çıııktıııı! Yaaaangııın  vaaar!" şeklinde!.. İzmir'in eski belediye başkanlarından Cahit Günay'ın babası İbrahim Bey ise eski itfaiye kumandanı olarak şehre sembol olmuş bir kişiydi. Mesleğine son derece aşık olup yangın yerlerine geliş ve gidişlerinde halktan alkış toplamasıyla ünlüydü. Evet, alkış! Öyle ki bazen halk yangını bile unutup, İbrahim Bey'in açıklamalarını dinlemeye kaptırırdı kendini!

İbrahim Bey, kendi köyünden seçip getirttiği itfaiye erlerine baba şefkati gösterirdi hep. Ama aynı zamanda askeri disiplin de uygulardı! 30 yıl boyunca İzmir itfaiyesinin başında bulunan İbrahim Bey'in şansı yardım etmiş olmalı ki o dönemde çok büyük yangın felaketleri yaşanmadı. İbrahim Bey'in adı belleklerde "alkış toplayan itfaiye kumandanı" olarak kaldı.  Kalp

Gelir arayışındaki Osmanlı, Ege'deki "sülük"lerden bile medet umdu!

Image Hosted by ImageShack.us
Bugün  de ABD, Kanada, Macaristan, Almanya ve İsrail'e sülük ihraç ediyoruz

1843 yılında, Padişah Abdülmecit'in fermanı üzerine; Saruhan (Manisa), Aydın, Menteşe (Muğla) ve İzmir civarındaki göl ve dere yataklarında bulunan sülüklerin  toplama hakkı bir İngiliz firmasına bir yıllığına satıldı. Ve bunun karşılığında 50.000 kuruş alındı.

O devirde 1 adet inek 130 kuruş, 8 dönüm bağ 400 kuruş, güzel bir cariye 1200 kuruş, oturulabilir bir ev 200 kuruş ediyordu. ---- Bu arada,  güzel bir cariyenin tam 6 adet ev değerinde olmasına ne demeli bilmem ki!----  Yani 50.000 kuruş, yaklaşık 385 adet inek anlamına geliyordu. Bu kadar bir para, koskoca Osmanlı İmparatorluğu'nun hangi derdine deva olabilecekti ki? Batı'dan yeni yeni borç almaya başlamış olan Osmanlı, gelir arayışı içinde çırpınıyor ve Ege'deki sülüklerden bile medet umuyordu!

Kaldı ki sülük toplama işinin İngilizler'e verilmesi, sülüklerin Avrupa'ya satılması anlamına geliyordu. Avrupa, oldukça zahmetli olan bu sülük işini göze almıştı. Demek ki o dönemde Avrupa umudunu Ege'nin bu kan emici hayvancıklarına, Osmanlı ise "sinekten yağ çıkarırcasına" gelecek 50.000 kuruşa bağlamıştı!  Şaşırmış

150 yıl önce Ödemiş'te leylekler için vakıf kuruldu

Image Hosted by ImageShack.us
Ödemişli Hacı Mustafa, hayvanlar için vakıf kuran ilk kişi olarak tarihe geçti

Bildiğimiz gibi, kelaynaklar gibi nesli tükenmekte olan hayvanlar için çeşitli vakıflar kuruldu. Ancak hayvan sevgisi uğruna vakıf kurma işinin öncüsü Ödemişli Hacı Mustafa adlı bir kişiydi. Ödemiş'te kalan leyleklerle ilgili bir vakıf kurmuştu. Yüreği hayvan sevgisiyle dolu olan Hacı Mustafa ve arkadaşları; göç edemeyen, yaralı, hasta leylekleri toplayarak vakıf binasında bakıyor, tedavi ediyorlardı. Kış geçip de ilkbaharda diğer leyleklerin dönüşüne kadar, hasta leylekleri burada barındırıyorlardı.  Kalp  

Kalıcı Bağlantı Yorum (14) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »